Sonsuz hikmet ve adâlet sahibi, el-Adl olanın ismiyle sözlerimize başlar; her daim O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret diler, nefislerimizin şerrinden de yine O’na sığınırız. Salât ve selâm; âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebîmiz aleyhisselâm’ın, O’nun pak âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
Değerli mü’minler!
Rabbimizin izniyle bu sayımızda hayâtın merkezinde yer alan, ferdi ve toplumu ayakta tutan büyük bir kavramı ele alıyoruz: “Adâlet”. Zira adâlet; sadece bir hüküm değil, bir denge, bir ölçü ve bir kulluk şuurudur. Bizlere adâleti emreden, zulmü yasaklayan Rabbimize hamd olsun.
Elhamdulillâhi hamden kesîrâ…
Mâlumdur ki; bir şeyi hakkıyla yaşayabilmek için önce onu doğru anlamak gerekir. Adâlet de böyledir. Bilinmeden uygulanamaz, anlaşılmadan yaşanamaz. Adâlet; her hak sahibine hakkını vermek, ölçüde ve hükümde doğruluktan ayrılmamaktır. Zulüm ise bunun zıddıdır; hakkı yerinden etmek, haddi aşmak ve dengeyi bozmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allâh adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” [Nahl: 16/90]
Bu ilâhî hitap, adâletin sadece yönetimde ve mahkemelerde değil; hayâtın her alanında geçerli bir emir olduğunu bizlere açıkça gösterir. Kul, kulların sahibinin adâletli hükümleriyle adâleti tesis etmelidir.
Adâlet sadece bir takım yetki sahiplerine yüklenmiş bir mükellefiyet değildir. Her mü’min, kendi hayâtında adâleti tesis etmekle mükelleftir. Âilede adâlet, çocuklar arasında eşit davranmakla; ticarette adalet, ölçü ve tartıyı doğru yapmakla; şahitlikte adalet ise doğruyu gizlememekle gerçekleşir.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:
“Ey îmân edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allâh için şahitlik yaparak adâleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” [Nisâ: 4/135]
Ne var ki günümüzde adâlet kavramı çoğu zaman sözde kalmış, hayâtın dışına itilmiştir. Güçlünün haklı sayıldığı, zayıfın ise hakkını aramakta zorlandığı bir dünyâda yaşıyoruz. Oysaki gerçek güç, adâleti ayakta tutabilmektir. Zulümle âbâd olunmaz; adâlet olmadan helakten kaçınılamaz.
Adâletin tesisi için öncelikle kalplerin ıslahı gerekir. Zira kalbi bozuk olanın hükmü de bozuk olur. Kul, Rabbinden hakkıyla korkar, O’nun huzurunda hesap vereceğini bilirse; adâletten ayrılmaz. İslâm, adâlet dînidir ve tarih boyunca âdiller yetiştirmiştir.
Nebîmiz aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
“Âdil olanlar, Allâh katında nûrdan minberler üzerindedir.” [Müslim]
Öyleyse bizlere düşen; sözde değil özde âdil olmak, nefsimizin aleyhine de olsa doğruluktan sapmamaktır. Unutulmamalıdır ki; küçük bir adâletsizlik büyük zulümlerin kapısını aralar. Küçük bir adâlet ise büyük hayırların başlangıcıdır.
Son olarak duâmız şudur:
Ey adâleti emreden Rabbimiz! Bizleri adâleti ayakta tutan, zulümden sakınan kullarından eyle. Kalplerimizi doğrulukla, amellerimizi ihlâsla süsle. Ey mülkün tek sahibi! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan kaçınmayı nasip et. Bizleri adâlet üzere sabit kıl. Zalim olmaktan ve zulme uğramaktan Sana sığınıyoruz. Bizleri insin ve cinnin zalimlerinin eline bırakma, bizi koru, kolla yâ Rabbi! Allâhumme âmîn…
Adâlet ehline selâm ve duâ ile…
fî emânillâh…
Bir Cevap Yaz
