«
  1. Anasayfa
  2. 17. SAYI / NİSAN 2026
  3. Adalet Nebîsi

Adalet Nebîsi

enes

El-Adl olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, hakikî adalet sahibi olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yadır. Salât ve selâm,
ismi gibi övülmüş Muhammed Mustafa’ya, onun âline ve güzîde ashabının üzerine olsun. Bu vesileyle siz değerli okuyucularımızı da selamlarım, es-selâmu aleykum ve rahmetullâh…

Adaletin Tanımı

İnsanoğlu, yeryüzüne adaleti ayakta tutmak üzere gönderilmiştir desek, sanırım yanılmış olmayız. Çünkü, her varlık kendi cihetinde bir hak sahibidir. Ve daima, bu hakların gözetilmesi gerekmektedir. Bu hak sağlandığı sürece her şey dengede olacak ve birçok müşkil ortadan kalkacaktır. Öyleyse adaletin tanımı olarak; “hak sahiblerine haklarını iade etmektir” demek doğru olacaktır.

Adalet, dengenin sıfır noktası, huzurun temel kaynağıdır. Zıttı ise zulüm kavramı olarak karşımıza çıkar. O da; “hak sahiblerine haklarını vermemek yahut onların haklarını başkalarına vermek” şeklinde tanımlanabilir. Bu defa dengesizlik peydah olacak ve huzursuzluk baş gösterecektir. Bunu anlamak için şu an ki dünya düzenlerine bakmak yeterlidir. Çünkü bu düzen(sizlik)ler zulüm kavramı üzere bina edilmiş durumdadırlar. Böylece dengenin sıfır noktasından şaştığını ve zulmün, huzursuzluğun temel sebebi olduğunu görüyoruz.

Gözetmemiz gereken hakların başında, elbette alemleri yaratan Rabbimiz Subhânehu ve Teâlâ’nın hakkı gelmektedir. O’nun hakkı tevhid, kendisinden başka hiçbir ilah edinmemektir. O’nun ilâhlığını görmezden gelmek veya başkalarına ilahlık vasfı vermek en büyük zulümdür ve şirktir: Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Ey oğulcuğum! Allâh’a şirk koşma, doğrusu şirk koşmak büyük zulümdür’ demişti” [Lokman: 31/13]

Sonra nebîlerin ve rasûllerin hakları gelmektedir ki, onların hakları hiçbirini ayırt etmeksizin hepsine îmân etmek ve onlarda ilahlık vasfı aramamaktır: “Rasûllerine inandılar da; ‘O’nun peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız’ dediler.[Bakara: 2/285] “De ki: ‘ben de ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim.” [Fussilet: 41/6]

Sonra insanların hakları gelmektedir ki, onların en temel hakları, Allâh’ın kanunlarıyla yönetilmektir. Çünkü Allâh Azze ve Celle, onları yeryüzündeki halifeleri olarak yaratmıştır: “Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.” [Bakara: 2/30] “Hâkimiyet yalnızca Allâh’ındır.” [Yûsuf: 12/40]

Hak sahiblerinin tamamını sıralamaya gücümüz yetmez. Ancak şunu da söylemek gerekir ki, kavramların da hakları gözetilmelidir. Onlara, hak ettikleri manaları vermemiz de adaleti gerektirir. Maalesef zulme uğramış kavramların başında adalet kavramı gelmektedir. O, hakkettiği manadan daraltılarak sadece; “eşitliktir” denmiştir. Halbuki eşitlik adaletin kendisi değil, bir cüzü olabilir. Herkese veya her şeye eşit davranmak zulüm olur. Örneğin; insanlarla maymunları eşit görmek gibi. Hukuk karşısında herkes eşittir. Ancak hiçbir cüz bütünün kendisidir denemez, öyleyse eşitlik adaletin kendisi değil bir cüzüdür. Burasıda açıklanmış oldu.

Adaletin Evrenselliği

Adalet kavramı, insanoğlunun temel ihtiyaçlarından biri olması hasebiyle, hiçbir zamanla ve mekanla sınırlanmış değildir. O, her zaman ve her yerde, tabiri caizse insanoğlu var olduğu sürece edinilmesi lazımî olan bir kavramdır. Bu, hiçbir dîn, dil, ırk gözetmeksizin herkes adına duyulan doğal bir ihtiyaçtır.

Adaletin, bütün insanlar için doğal bir ihtiyaç olması, ortak doğru kabul edilirken, kaynağı noktasında insanlar sınıflar haline gelmiştir. Herkesin adalet anlayışı kendi beşer algılarına göre farklılık göstermiştir. Herkes, kendi arzularına göre adalet kavramını yorumlamıştır. Halbuki doğru bir tanedir. Öyleyse burada şu soruyu sormak gerekir; adalet kavramı insanların yorumuna bırakılmış mıdır? El-Cevab; tabii ki de hayır! İnsan oğlu daima dışarıdan müdahaleye muhtaç bir varlıktır. O, her zaman kendisinin dışından olan bir hakeme ihtiyaç duyar. O hakem ise, el-Hakem olan Rabbimiz Subhânehu ve Teâlâ’dır. İnsan yapısı gereği zayıf ve nefsâni bir varlıktır. Ondan mutlak adalet ve doğruluk sudur edemez, o sebeble adaletin normlarını insan belirleyemez. Burasını İmam Gazalî’nin şu sözleriyle tarif edelim; “eğri sopanın gölgesi düz olmaz.” [İmam Gazali, İlme Teşvik]

Bir de şu bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, adaletin ilâhî temellere dayanmış olması, bizi mutmain kılacaktır; söylediğimiz üzere adalet doğal bir ihtiyaçtır. Bu aynı yemek, içmek, uyumak ve evlenmek gibidir. Bunların hepsi doğal bir ihtiyaçtır. Bizleri bu nimetlere muhtaç yaratan ve bizler için bu nimetleri bahşeden Rabbimizdir. Allâh’tan başka rızıklandıran olmadığını biliyoruz. Öyleyse bizi adalete muhtaç yaratan ve adalet kavramının doğrularıyla bizi rızıklandıracak olanın da yine Rabbimiz, Subhânehu ve Teâlâ olduğunu bilmemiz gerekir.

İnsan adalet arayışında el-Evvel ve el-Ahir olan Rabbimize dönmek zorundadır. Çünkü o daima var olan ve hiç son bulmayacak olandır. Onun dışındaki her şey fanidir. Fani olanın baki olanın yanında hükmü nedir? İnsan ne kadar da aciz ve ne kadar da cürretkârdır.

Adalet ve İslâm

İslâm dîni, insan fıtratıyla tam uyum sağlayan eşsiz ve muazzam bir dîndir. İnsanın hem zahirî hem de batınî bir varlık olması gibi, islâm dîni de hem zahirî hem de batınî hükümler vaz etmiştir. Yani hem içimizi hem de dışımızı şekillendirmiştir. Bu da Rabbimizin bizi yarattığına ve haliyle bizi en iyi tanıyanın O’nun olduğuna işaret ediyor: “Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” [Mülk: 67/14]

Buna binaen adalet kavramı, içtimâî hayatımızda temayüz edip zahirleşir, kalblerimizin içerisinde hassas bir terazi şeklinde bulunmasıyla da batınîleşir. O nedenle Rabbimizin bazı hükümleri dünyada kazaî olarak direk tecelli ederken, bazı hükümleri ise, diyânî, yani cezası ahirete ertelenmiş olarak tahakkuk edecektir. Bu insan oğlunun ahiret inancını destekleyen en büyük etmendir. Her Müslüman biliyor ki, orası asıl hesabın görülüp, adaletin şaşmayacağı yerdir. Bu inanış bizi dünya hayatında da adaletli olmaya meylettiriyor.

İnsan bu şuurla olduğu zaman, adaleti ayakta tutabilir, bu da ancak İslâm ile mümkündür. İslâmîyeti olmayanların adalet vaadleri, tamamen uydurmaca veya bir “manipülasyon”dan ibarettir. Çünkü batınen gelişmişlik sağlayamayan insanların, zahiren ıslah edici olmaları mümkün değildir. O nedenle geçmiş Mekke müşrikleri gibi, bugünün vahşi müşrik yönetimleri de hep aynı şeyleri söyleyip, zulümlerini pasta gibi süsleyip önümüze koymaktadırlar. Onlar, ifsat ettikleri yerlerde, ancak ıslah edici olduklarını iddia etmişlerdir: “Onlara; ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde; ‘Biz ancak ıslah ediciyiz’ derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.” [Bakara: 2/11-12]

Onların bu amelleri, sözlerini yalanlayan ispat niteliğindedir.  Her söz, bir iddiadır ve ispat gerektirir. Sözlerin ispatları ise insanların amelleridir. Amelleri onları ya doğrular ya da yalanlar. Bu zalim insanlar da ortaya koydukları amelleriyle kendilerini ispat etmişlerdir. Ve dünya onların eliyle zulüm alemine dönmüştür.

Bu karanlıktan kurtulmak için insanın şu üç yerde adil olması gerekir:

  1. Rabbimize Karşı Adalet: Kul, Rabbinin hakkını bilecek ve O’na karşı tağutlaşıp, rablik taslamayacaktır. Mutlak otoritenin halkın elinde olduğunu değil, ancak Rabbinin kudretinde olduğu şuuruyla: “Hakimiyet kayıtsız şartsız Allâh’u Teâlâ’nındır!” diyecektir.
  2. Nefsimize Karşı Adalet: Kul, nefsine yüklenen payenin ancak “kul” olmak olduğunu bilecek ve kendisini olduğundan başka görmeyecektir. O, bu dünyada günlerinin sayılı olduğunu bilerek, secdelerinden kendisini mahrum etmeyecektir.
  3. İnsanlara Karşı Adalet: Kul, kiminin kimine rablık yapamayacağını bilerek, insanları ancak Allâh’ın rabliğine çağıracaktır.Yeryüzünde “Bilin ki yaratmakta emretmekte Allâh’a aittir. Alemlerin Rabbi Allâh, ne yücedir.” [Araf: 7/54] hakikatiyle, insanlar arasında ancak Allâh Azze ve Celle’nin şeriatıyla hükmedecektir.

Bunlar gerçekleştiği zaman, istenen adalette yeryüzüne hâkim olacaktır.

Adalet Nebisi

Adaletin tanımından, evrenselliğinden ve hemen akabinde İslâm ile bağından bahsettik. Birde, adaletin tanımını Adalet Nebîsi’nin hayatından, evrenselliğini onun rasûl olmadan önceki hallerinden ve adaletin İslâm ile bağını da kendisine risalet verildikten sonraki hayatından görmek mümkündür. Rabbimiz onun her halini örnek kılarken [Ahzâb: 33/21] adalet kavramını da onun hayatında tezahür ettirmiştir. O, fıtratıyla insan oğlunun zirve numuneliğini, rasûl olmasıyla da doğrunun önderliğini temsil etmektedir.

Mutlak adalet, elbette Rabbimizin vasfıdır. O, el-Adl ismiyle adaletin kendi ismi ve sıfatlarından olduğunu ispat etmektedir. Hiçbir beşer O’nun (Azze ve Celle) gibi mutlak adalete sahib değildir. Kullar ancak O’nun yardım ettiği kadar adalet üzere olabilirler.

İşte yeryüzünde Allâh Azze ve Celle’nin halifeliğini sürdüren Adalet Nebî’si, Allâh’ın kendisine yardım ettiği, dalaletten koruduğu ve hayatını adalet tanımının yansıması kıldığı fahr-i kâinat nebîdir. Bu öyle büyük bir hakikattir ki, yalancıların sonradan bozulan kumdan kaleleri gibi olmadı. Hem rasûl olmadan önce hem de rasûl olduktan sonra, o bu hal üzere sabitti.

a) Nübüvvet Öncesi Adalet; Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem, asr-ı zulûmatın en koyu olduğu zamanlarda, adaletin nuruyla parıldamayı başaran en nezih insandı. İnsanlar kendilerinden çok ona güveniyor ve mallarını ona teslim ediyorlardı. Mekke halkı, kendi aristokratlarına vermedikleri, el-Emin lakabını ona vermişlerdi. Yani, Adalet Nebîsi o zamanlar bile halkının efendisiydi aslında, sallallahu aleyhi ve sellem.

Bilirsiniz, meşhur haceru’l esved meselesinde, o kadar akîl, yaşlı ve riyaset sahibi şahıslar olmasına rağmen, insanlar onun hükmünü istemişlerdi. Koca koca adamlar, yaşına başına rağmen, bir taşın yerine koyulması meselesinde bile, çözüme ulaşamamışlardı. Çünkü onlar, taş olan kalblerini bile asıl olması gereken yere koymuş değillerdi. Onların dahi taş kalblerini yumuşatan Muhammed Mustafa salallahu aleyhi ve sellem’i oracıkta gördüklerinde, tabiri caizse sevinçten havalara uçtular ve hakemliği ona teslim ettiler. Çünkü o, nübüvvetten önce bile adalet sahibiydi.

Yine Hılfu’l-Fudl, olayında, kendi şahsını ilgilendirmediği halde, insanlık hakları adına, zulme uğrayanların yanlarında olma kampanyasına katılmış ve hatta nübüvvet kendisine geldikten sonra bile bu olayı hatırlayarak, yine olsa yine gideceğini ifade etmiştir.

Hılfu’l-Fudûl, İslam’dan önce “Faziletliler Yemini” diye bilinen çok önemli bir adalet anlaşmasıdır. Mekke’de zulme uğrayan, hakkı yenilen -ister yerli ister yabancı- kim olursa olsun, onun hakkını korumak için bazı kabilelerin ittifakıyla kurulmuştur. Olay şöyle gerçekleşmişti:

Yemen’den ticaret için Mekke’ye gelmiş olan bir tüccar, Mekke’nin ileri gelenlerinden As bin Vail’le mallarını satmak için anlaşma yapmıştı. Akit sonrasında, As bin Vail tüccara parasını ödemek istemediğini söyledi. Daha sonra bu tüccar, Kâbe etrafında insanlara seslenerek onları durumundan haberdar etti. Bu vicdan seslenişine, Kâbe’nin şerefine önem veren bazı kimseler kulak verdiler. İnsanlar, bu duruma el koymak için Abdullâh bin Cüd’an’nın evinde toplanıp, özet olarak şu kararları aldılar;

  • Zalime müdahale edilecek.
  • Mazlum kim olursa olsun, yardım edilecek.
  • Güçsüzün hakkı güçlüden alınacak.

Bu olay, adalet kavramı ve İslâm tarihi açısından çok önemli bir yere sahibtir. Muhammedî şeriat gelmeden önce bile, o toplumda adalet arayışının olması, bahsetmiş olduğumuz üzere adaletin evrensel olduğuna işaret ediyor. Ayrıca Allâh Rasûlü aleyhisselâm’ın genç yaşına rağmen böyle bir faziletin içerisine girmesi, fıtratın adalete olan ihtiyacını ortaya koyuyor. Yıllar sonra İslâm şeriatı geldikten sonra bile, Muhammed aleyhisselâm’ın bu hadiseyi anlatıp tekrar olsa tekrar katılacağını söylemesi, hangi toplum olursa olsun, İslâm’ın adalete verdiği önemi ifade ediyor. İnşallâh, bir sonraki başlıkta burayı biraz daha ele alalım.

b) Nübüvvet Sonrası Adalet; Rasûlullâh aleyhisselâm, adalet anlayışıyla, gücün otoritesini değil, hakkın egemenliğini tesis etmiştir. Adalet anlayışıyla, insanlığın ihtiyacını karşılamış ve sınıf farklılığını ortadan kaldırmıştır.  Nübüvvet makamında olmasına rağmen, hiçbir zaman bunu kullanmamış, adalet karşısında başta kendisini ve hatta ailesini bundan sorumlu kılmıştır.

Meşhur, Benî Mahzumlu kadının hırsızlık meselesinde, bildiğiniz üzere insanlar hükmün uygulanmaması için Allâh Rasûlün’e talepte bulunurken, Allâh Rasûlü dik duruşunu göstermiş ve “Kızım Fatıma dahi olsa onun elini keserim!” [Buhârî] buyurmuştur.

Ayrıca hukuk dışında, adaletin özünü açıklar nitelikte, onun sadece eşitlik olmadığını ortaya koymuş ve adalet kavramına da adil davranmıştır. O herkese makamına göre davranır, hak edene hakkını vermeye çalışırdı. Büyüğe büyük, küçüğe küçük gibi muamele eder, kimsenin izzet-i nefsini zedelemezdi.

Birgün, kendisine içecek ikram edildiği bir mecliste, sağ tarafında bir çocuk, solunda da ihtiyar bir kimse olduğu halde oturuyorlardı. İkramdan bir yudum alan Allâh Rasûlü, sıranın sağından devam etmesi gerektiğini bildiği için, sütü solundaki büyüğe değil, sağındaki çocuk olmasına rağmen ona vermişti. [İbn Rüşd, el-Beyan ve’t-Tahsil, cilt:18, sahife:S54/, Abdulfettah Ebû Gudde,  Âdâb-ı Muaşeret 69] Ayrıca, kıssada sağdaki kişinin hürmetini çiğnememek için çocuktan izin istediği ve böylece büyüklerin izzetini koruduğu da yer almaktadır.

Yani anlaşılacağı üzere, devlet düzeninden günlük hayatına kadar, Allâh Rasûlü aleyhisselâm, adaleti ayakta tutmaya çalışmış, kimseye zulüm etmek istememiştir. Bunlar gibi birçok örnek gösterilebilir fakat zaten Allâh Rasûlü her birimizin gönlünde, delile ihtiyaç duymaksızın taht kurmuş bir haldedir. Rabbimiz onun yolundan ve izinden gidip, Firdevs cennettinde onunla buluşmayı her birimize nasip eylesin, Allâhumme âmîn.

Sonuç

İslâm ahlâkı adına hangi kavram anlatılacaksa, muhakkak o Allâh Rasûlünün hayatında bulunmaktadır. Onun ahlâkı Kur’ân’ın yaşanmış şekli olması hasebiyle, bizlere her zaman örnek olmaktadır. Adalet kavramı da Allâh Rasûlü’nün hayatında olmazsa olmazlardan olarak karşımıza çıkmıştır. Bizler de bu kavramı bazı açıklamalar üzerinden yaparak anlatmak istedik. Umarız istenilen hasıl olmuştur. Yardım ve başarı Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dandır. Bir sonraki sayımızda görüşmek ümidiyle, Allâh’a emanet olun, selam ve dua ile.

Minhâc Dergisi 17. Sayı | Nisan 2026 | Enes Lütfü

Bir Cevap Yaz