Adâleti emredip zulmü yasaklayan el-Adl’in ismiyle… Yarattığı ve yaratacağı zerrelerin adedince el-Hamîd olana hamd eder, nefislerimizin şerrinden yine O’na sığınır ve her dâim O’ndan nasr ve mağfiret dileriz. Salât ve selâm; O’nun seçip izzetlendirdiği Nebîmiz aleyhisselâm’ın, O’nun pak âlinin ve de sâdık ashâbının üzerine olsun.
Giriş
İslâm hukukunda “Adâlet, mülkün temelidir” ilkesi sadece amelî bir hukuk düzeni değil; aynı zamanda tevhîd inancının toplumsal ve siyâsal hayâttaki en belirgin göstergesidir. Bir bakıma adâlet, yalın bir yönetim mekanizması olmaktan ziyâde, varlık ve nizam anlayışının ahlâkî ve hukukî bir tezahürüdür.
Burada zikredilen “mülk” kavramı, dar anlamda malı ve mülkiyeti değil; siyâsî otoriteyi, devlet yapısını, egemenliği, kamu düzenini ve toplumsal yapının bütününü ifade etmektedir. Bu bakımdan bu ilke, devletin meşruiyetini, varlık gerekçesini ve sürekliliğini adâletin tesisiyle doğrudan ilişkilendiren kurucu bir ilke niteliği taşır. Adâletin ortadan kalkması hâlinde ise, mülkün yani siyâsal ve toplumsal düzenin kaçınılmaz bir çözülme ve yok oluşla karşılaşması kaçınılmazdır.
Bu makalemizde, “Adâlet, mülkün temelidir” sözünü üst başlık yaparak, bu sözün düşündürdükleri üzerinden karınca kararınca bir tahlil yapmaya gayret edeceğiz.
Nusret ve muvaffakiyet Rabbimizdendir.
1. İlâhî Mizandan Toplumsal Düzene Adâlet
Bir olan Rabbimizin tek dîni olan İslâm’ın hukukunda ve siyâsetinde adâlet, kaynağını insânî iradelerden, beşerî sözleşmelerden veya geçici siyâsal otoritelerden almaz. Adâletin kökeni, doğrudan doğruya tevhîd anlayışına ve Allâh’ın mutlak hâkimiyetine dayandırılır. Mutlak olarak mülkün, hükümranlığın ve yasa koyma (teşri) yetkisinin yegâne sahibi el-Hakîm olan Allâh’tır. Rabbimiz bu hakikati kelâmında şöyle beyân eder:
“De ki: Mülkün sahibi olan Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alırsın.” [Âl-i İmrân: 3/26]
Bu ilâhî hitap, siyâsal gücün ve toplumsal otoritenin mutlak, devredilemez ve sorgulanamaz birer güç olmadığını; bilakis fanî ve ilâhî sınırlarla mukayyet birer emânet olduğunu açıkça ortaya koyar. Kur’ân-ı Kerim, kâinatın ve bütün varlık âleminin ilâhî bir ölçü ve adâlet üzerine inşa edildiğini bizlere bildirir:
“Göğü yükseltti ve mizanı (ölçüyü ve dengeyi) koydu.” [Rahmân: 55/7]
Müfessirler bu âyeti değerlendirirlerken, sadece fiziksel evrendeki kozmik ve ontolojik dengeye değil, bununla birlikte toplumsal, hukukî ve ahlâkî hayatta gözetilmesi gereken mutlak adâlet ilkesine de işaret eden kurucu bir metin olarak değerlendirmişlerdir.
Buna göre kâinatta hâkim olan ilâhî ölçü ve denge (mizan), insânın sosyal, iktisadî ve hukukî hayâtında da aynen korunması gereken bir asıldır. Beşerî hukuk, bu mizanı bozmamakla mükelleftir. Kur’ân, ferdî hayâttan kamusal idâreye kadar her alanda adâletin tavizsiz bir şekilde tesis edilmesini net bir dille emreder:
“Şüphesiz Allâh adâleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder.” [Nahl: 16/90]
Bu sebeple adâlet, İslâm’da tevhîd inancının toplumsal hayâta yansıyan en büyük şiarıdır. Hukuk, siyâset ve kamu düzeni, Allâh’ın el-Adl isminin yeryüzündeki tecellisine uygun biçimde şekillendirilmesi gereken mecralardır.
Büyük İslâm âlimi ve mütefekkiri İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye fî İslâhi’r-Râ’î ve’r-Ra’iyye adlı eserinde adâleti, devletin bekası ve toplumsal nizamın korunması için yegâne vazgeçilmez ilke olarak ele alır. Ona göre devletlerin gücü, ihtişamı ve tarihsel devamlılığı, kendilerini hangi ideoloji veya inançla tanımladıklarından ziyâde, kamu yönetiminde ve tebaa ile olan ilişkilerinde adâleti ne ölçüde gerçekleştirebildiklerine bağlıdır. Dolayısıyla adâlet, sadece bireysel bir ahlâkî fazilet değil; devletin varlığını, toplumsal güveni ve kamusal düzeni hukuken mümkün kılan yegâne kurucu unsurdur.
2. Emânet ve Hilâfet Açısından Yönetim
İslâmî siyâsetin inşasında otorite ve idârî makamlar, yöneticinin şahsına, ailesine veya belirli bir zümreye ait mutlak bir imtiyaz veya mülk edinme aracı olarak görülemez. Aksine yönetim, Allâh’ın koyduğu şer’î, ahlâkî ve hukukî düzeni yeryüzünde korumak, kollamak ve uygulamak üzere üstlenilmiş ağır bir emânet ve hilâfet sorumluluğudur. Bu anlayışta kamu yetkisi, şahsî çıkarları tatmin etme mekanizması değil, tamamen kamu yararını (maslahat-ı âmme) gerçekleştirmeyi amaçlayan hukukî bir yükümlülüktür.
Fıkıhta siyâsal otorite, kamusal yetkiler ve idârî tasarruflar “velâyet” başlığı altında tahlil edilir. Velâyetin temel varlık amacı; dînin genel ilkelerinin korunması (hıfzu’d-dîn), kamu düzeninin sarsılmadan yürütülmesi ve toplumun müşterek maslahatlarının adâletle temin edilmesidir. Bu sebepledir ki devlet otoritesi meşruiyetini, sahip olduğu fizikî güçten, ordularının çokluğundan veya ekonomik büyüklüğünden değil; bilakis adâleti tesis etmesinden ve zayıfın hakkını korumasından alır.
Kur’ân-ı Kerîm, siyâsî ve hukukî otoritenin ahlâkî ve yasal meşruiyet zeminini doğrudan emânet ve adâlet kavramları üzerine kurmuştur:
“Allâh size, emânetleri mutlaka ehline vermenizi ve insânlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.” [Nisâ: 4/58]
Bu âyeti kerime, kamu görevlerinin yürütülmesinde taraftarlık, akrabalık veya asabiyet bağlarını tamamen reddederek liyâkat ve ehliyet esasını getiren, kararların ise mutlak adâlet ilkesine bağlı kalmasını emreden en temel şer’î nass kabul edilmiştir. Buna göre, ehliyet zincirini bozan, adâletten uzaklaşan ve kamusal gücü kendi sultası veya şahsî menfaatleri için araçsallaştıran bir yönetim, emânete ihânet etmiş olur.
İslâm kamu hukukunun ve siyâset bilimi geleneğinin bilinen eserlerinden olan el-Ahkâmü’s-Sultâniyye adlı eserinde İmam Mâverdî, devlet başkanlığını (imâmet-i kübrayı) şu cümleyle tanımlar:
“İmâmet, nübüvvetin vârisi olarak dînin korunması ve dünyânın dînî esaslar ile yönetilmesi için konulmuş bir makamdır.”
Mâverdî, bir devlet başkanında veya bir kamu yöneticisinde bulunması gereken şartların en başında ve merkezinde şart olarak adâleti zikreder. Ona göre adâlet; mutlak doğruluk, tam güvenilirlik, tam bir tarafsızlık, şer’î hukuka kayıtsız şartsız bağlılık ve halkın (raiyyenin) haklarını hiçbir ayrım gözetmeksizin koruma sorumluluğunu içine alan en geniş kamusal, hukukî ve ahlâkî erdemdir. Siyâsî gücü elinde bulunduran hükümdar veya yönetici, sadece bir emir veren değil, adâletin bizzat ilk uygulayıcısı ve hizmetkârı olmakla mükelleftir.
Ayrıca adâlet, devlet başkanının veya bir yöneticinin makamda kalabilmesinin aslî şartıdır. Yöneticinin açık biçimde zulme yönelmesi, şer’î sınırları ve hukuku çiğnemesi, kamusal emâneti suistimal ederek adâletsizliği yaygınlaştırması, yönetimin meşruiyetini hukuken düşüren ve onu tartışmalı hâle getiren en büyük kamusal kusurdur.
3. Şer’î Eşitlik ve Hukukun Üstünlüğü
İslâm kamu hukukunda adâletin hayata geçebilmesinin ilk ve en mühim şartı, hukuk kurallarının ve yargı kararlarının topluma istisnasız, imtiyazsız ve eşit biçimde uygulanmasıdır. Hukukun önünde eşitlik anlayışı da tevhîdî bir asla dayanır. Kulluk makamında mutlak olarak eşit olan insânoğlunun, hukuk karşısında ayrıcalıklı sınıflara, aristokratik zümrelere veya dokunulmaz elitlere ayrılması İslâm şeriatında kesinlikle gayrimeşrudur. Bu sebeple İslâm’da soy, asabiyet, servet, kabile, makam, nüfuz veya siyâsî yakınlık, hukukun uygulanmasında veya cezaların infazında asla bir muafiyet ya da imtiyaz sebebi teşkil edemez.
İslâm’da, devletin en üst kademesindeki halife veya devlet başkanı da dâhil olmak üzere hiçbir şahıs, kurum ya da güç odağı hukukun üstünde veya kanundan muaf kabul edilemez. Yönetici, bağımsız hukuk düzeninin mutlak sahibi veya keyfî bir üreticisi değil, ancak ve ancak o şer’î düzenin uygulayıcısı, koruyucusu ve ona uymakla yükümlü olan birinci tebaasıdır.
Hukukun üstünlüğü ve şer’î eşitlik ilkesinin tarih boyunca insânlık ailesine yön veren en sarsıcı ve en güçlü örneği bizzat Nebîmiz aleyhisselâm’ın Sünnetinde ve uygulamalarında sabittir. Asr-ı Saadette hırsızlık yapan nüfuzlu ve asil bir kabileye mensup kadının cezasının affedilmesi veya hafifletilmesi adına toplumun önde gelenlerinin aracı kılınması üzerine, Allâh Resûlü minbere çıkarak kıyamete kadar insânlığın adâlet rehberi olacak şu tarihî, sarsıcı ve tavizsiz uyarıyı yapmıştır:
“Sizden öncekiler, aralarından asil ve güçlü bir kimse hırsızlık yaptığında onu serbest bırakıp, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yaptığında ise cezalandırdıkları için helak oldular. Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma da hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.” [Buhârî, Müslim]
Bu nebevî beyân, kamusal ve adlî kararların kişilerin sosyal statülerine, politik güçlerine veya ekonomik ağırlıklarına göre esnetilemeyeceğini; adâlet mekanizmasının ancak ve ancak tam bir tarafsızlık ve eşitlikle uygulandığında mülkü ve toplumu ayakta tutabileceğini kesin olarak ilan eder. Hukukun kişiye göre eğilip büküldüğü her bir nizam, nebevî lisanla “helak olmaya” mahkûm bir zulüm düzenidir.
Yine İmam Gazâlî de, devlet yöneticilerine ve sultanlara birer siyâsetnâme olarak kaleme aldığı Nasîhatü’l-Mülûk adlı meşhur eserinde adâleti, sadece kuru bir hukukî zorunluluk değil, devlet organizmasının meşruiyetinin, gücünün ve toplumsal barışın kalbi olarak ele alır. Yöneticilere doğrudan hitap ettiği tahlillerinde adâletin, dîn ile devlet arasındaki ilişkinin tam merkezinde yer aldığını açıkça vurgular. Ona göre adâletle hükmeden bir yönetici, Allâh katında insânların en üstünü ve ilâhî himayeye en layık olanıdır. Tabi ki bunun aksi olduğunda ise zalim bir idâre ya da zalim bir idâreci de azabı ve helâkı hak eder.
Ancak bu öyle bir durumdur ki yönetimi elinde tutanlar milyonlarca hatta milyarlarca kişiyi etkilediklerinden bu azab ve helak onlarla birlikte yönettikleri kitlelere de ulaşır. Tıpkı Firavunda olduğu gibi. Firavunun kavmi, Firavun bâtıla dalıp, kendisini sahte bir rab ilan etse de, yeryüzünde zulüm yapsa da yine de onu terk etmediler, onu desteklediler. Böylece Firavunla beraber hem bu dünyâda hem de ahirette azaba ve helaka sürüklemiş oldular. Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz de onları nasıl yuttuysa öylece yuttu, kaplayıverdi.” [Tâhâ: 20/78] Bu helak, dünyevî helaktir. Ayrıca Rabbimiz, Firavun ve kavminin uhrevî helakini şöyle haber vermektedir: “Firavun, kıyâmet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Gidilen o yer ne kötü!” [Hûd: 11/98]
Diyebiliriz ki, dünyevî ve uhrevî kurtuluş, adâletin tesisindedir ve âdil nizam ancak İslâm ile mümkündür. İslâm’ın olmadığı ve uygulanmadığı her yerde zalimler insânlara Firavun gibi âdalet dağıtmaya çalışırlar.
4. Zâlimlerin Adâletine Karşı el-Âdl’ın Adâleti
İngilizcede adâlet, ‘justice’ kelimesiyle ifade edilir. Ancak hoş kelimeler, şeytânî uygarlık kuranların tarihsel cürümlerini, çirkinliklerini ve ikiyüzlülüklerini gizlemeye yetmez. Modern Batı uygarlığı kendi sınırları içinde hukuku işletmede titiz davranmaya çalışırken; Gazze’de, Doğu Türkistan’da veya Afrika’da sadece güçlünün hukukunu zalimce uygulamaktadır. Net bir şekilde ifade etmek gerekir ki; Batı’nın çifte standartlı adâleti, kendi insânı söz konusu olduğunda işleyen, lakin mazlum coğrafyalara karşı kör, sağır ve dilsiz olan bir adâlettir.
Denilebilir ki; şeytânın adımlarını izleyenlerin kibirli ve bencil akıllarıyla ürettiği bu seküler adâlet, her zaman muktedirlerin çıkarını korumak için tasarlanmıştır. Batı dünyâsının bugün insânlığa bir lütuf gibi sunduğu, 1215 Magna Carta veya 1789 Fransız İhtilali ile bulduğunu iddia ettiği insân hakları ve adâlet esasları; İslâm’ın asırlar önce Medine Sözleşmesi ve Veda Hutbesi ile her türlü ırk, renk ve sınıf ayrımını çöpe atarak ilan ettiği evrensel hakikatlerin gecikmiş, kötü birer taklididir. El-Adl’in adâletinden kaçanların, şeytânların kucaklarında söyledikleri adâlet ve eşitlik söylemleri yeryüzünü fesada sürüklemiş ve sürüklemektedir.
Batı, kendi içindeki köleliği ve kast sistemini daha yenilere kadar kâğıt üzerinde kaldırmaya çalışırken, İslâm medeniyeti insânlık onurunu en başından itibaren dokunulmaz kılmış, Arab’ın Acem’e üstünlüğünü reddederek adâleti hayâta kazımıştır.
Gelin görün ki bugün, büyük laflar konuşan küçük adamların kurduğu canavar Batı uygarlığı, kavramları ve sistemleriyle kendi evinde can çekişmektedir. Batı dünyâsı; tırmanan kurumsal ırkçılık, derinleşen gelir adâletsizliği, azgınlaşan İslâmofobi ve yabancı düşmanlığıyla ve her türlü ahlâksızlık ve adâletsizlikle içeriden çürümektedir. Güçlü sermaye sahiplerinin elinde hamur olan, kendi sokaklarındaki evsizlerin ve ezilenlerin çığlığına sağır kalan bir sistem, insânlığa adâlet vaat edemez. Kendini iyileştirmekten aciz bir uygarlığın, dünyâya nizam vermesi imkânsızdır.
İslâm medeniyetinde adâlet, gücü elinde tutan zalim tiranlardan değil, doğrudan kâinatın mutlak hâkimi olandan alır. Rabbimiz el-Adl olup; varlığı tam bir mizan, kusursuz bir denge ve mutlak bir hakkaniyet üzere inşa edendir. İslâm medeniyetinde adâlet, mahkeme salonlarında tecelli eden kuru bir söylem değildir. O, atomun yörüngesinden galaksilerin dengesine, tabiatın muhafazasından mazlumların hakkına kadar uzanan mizanın yeryüzündeki tezahürüdür. El-Adl olanın nizamında; en zayıf olan, hakkını alana kadar en güçlü, en güçlü ise üzerindeki hakkı teslim edene kadar en zayıftır. Rabbimiz adâletin bu sarsılmaz karakterini vahiyde şöyle emreder:
“Ey îmân edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adâleti ayakta tutun, Allâh için şahitlik eden kimseler olun.” [Nisâ: 4/ 135]
Bu ilâhî öğreti, İslâm tarihinde hayâlî bir iddia olarak kalmamış; bilakis şahit ümmet çağlar boyunca yeryüzünün âdil şahitleri olduğunu adâlet destanları yazarak göstermiştir. Adâleti mülkün temeli kılan Ömer radıyallahu anhu’nun devletin kudretli valisi karşısında gayrimüslim bir vatandaşın hakkını titizlikle savunması bu öğretinin bir tezahürüdür. Hatta bir Rum elçisi Medine’ye gelip mü’minlerin emirini bir ağacın altında korumasız yattığını görünce şöyle demekten kendisini alamamıştır: “Hükmettin, adâalet sağladın, güvende oldun ve (böylece rahatça) uyudun ey Ömer!” [Vâkidî, Futûhu’ş-Şâm] Yine İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in, haksızlığa uğradığını iddia eden Hristiyan bir mimarla mahkeme huzurunda yan yana, eşit şartlarda yargılanması ve hâkim karşısında boyun eğmesi, beşerî sistemler kuran yeryüzü şeytânlarının rüyalarında bile göremeyeceği adâlet destanından sadece bir sayfadır. Bizim medeniyetimiz, gücün önünde eğilenlerin değil; gücü, hakkın emrine verenlerin medeniyetidir.
Bugün yeryüzünü kasıp kavuran soykırımlar, orantısız yürütülen zalimâne savaşlar, küresel adâletsizlikler ve de ahlâkî çöküşlerin her biri; beşerin vahiyden kopuk olmasının bir sonucudur. Modern zulüm, âdil insânları değil; kanunu kılıfına uyduran küresel zalimleri dünyânın başına musallat etmektedir.
İşte bu sebeple, Allâh’a teslim olanlar olarak tüm insânlığa:
Gücü hak sebebi sayan düzene inat, hakkı gücün üstünde tutuyoruz. Çıkar odaklı küresel ittifakların, askeri ve ekonomik gücü elinde bulunduranların dayattığı sahte adâlet ve haklılık tanımlarını külliyen reddettiğimiz ilan ediyoruz.
Batı’nın çifte standartlı adâlet maskesini düşürüyoruz. Kendi insânını korumaya çalışırken; Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Afrika’da ve isimlerini zikredemeyeceğimiz kadar çok yerde bizzat kan döken katilleri destekleyen, ağlayanları seyredip ve seyrettiren, adâleti katledip zulmü üreten ikiyüzlü Batı’yı tanımadığımızı ilan ediyoruz.
Uluslararası kurumların sahte eşitlik masallarına inanmıyoruz. Dünyâyı İslâmsız beş ülkenin olmayan insafına bırakan, mazlum coğrafyaların çığlıklarına karşı karşı kör, sağır ve dilsiz kalan küresel zulüm çetelerinden beri olduğumuzu ilan ediyoruz.
Fıtrata saldıran her türlü saldırıya karşıyız. Beşerîn doymak bilmez hırsı yüzünden bozulan ekini ve nesli tahrif edenlerin hegemonyalarını reddettiğimizi ilan ediyoruz.
Her türlü ırk, renk ve sınıf tahakkümünü çöpe atıyoruz. İnsânları sermayesine, ten rengine veya coğrafyasına göre ayıran modern kast sistemine karşı; asırlar önce her türlü ayrımcılığı ayaklar altına alan Veda Hutbesi’nin adâlet ve eşitlik ilkesini savunduğumuzu ve savunacağımızı ilan ediyoruz.
Ekonomik sömürüyü ve kul hakkı gasbını reddediyoruz. Güçlü sermaye odaklarının zayıfları ezdiği, modern kölelik düzeniyle emeğin sömürüldüğü, servetin belirli ellerde zulüm aracı olarak kullanıldığı modern kolonist bir yapıya sahip olan kapitalist ekonomik düzenlerin tamamına karşı olduğumuzu ilan ediyoruz.
Mülkün gerçek sahibinin kanunlarına teslim oluyoruz. Beşerin menfaatlere göre sürekli eğip bükülen, geçici ve taraflı kanun taslakları yerine; zamanı ve mekânı aşan, mutlak ve kusursuz ilâhî mizanı tek mihenk taşı kabul ettiğimizi ilan ediyoruz.
“Âdil ve zâlim kimdir?” sorusuna vereceğimiz yegâne cevap: Âdil; mülkün gerçek sahibi olan el-Adl’in hükümleri ve İslâm’ın adâlet mizanı üzeri hareket eden; zâlim ise nefsini, insî ve cinnî şeytânları ilâh edinendir. Tüm dünyâya zulmün ve zâlimin karşısında, adâletin ve mazlumun yanında olduğumuzu ilan ediyor ve Rabbimizin buyruğunu hatırlıyor ve hatırlatıyoruz:
“Bir topluluğa olan öfkeniz/kininiz, sizi adâletsiz davranmaya itmesin. Adâletli olun; bu, takvâya daha uygundur.” [Mâide: 5/8]
Son Sözümüz:
Biline ki; vahiyden ve el-Adl’in adâletinden kopan her bir uygarlık veya medeniyet, eninde sonunda kendi zâlimini doğurmaya mahkûmdur. İnsânlığın kurtuluşu Batı’nın ve Batılılaşanların değişken, taraflı ve zalimâne kanunlarında değil, Allâh’ın sarsılmaz mizanına ve âdil hükümlerine teslim olmaktadır. Yeryüzünün tüm mazlumlarını, ezilenlerini ve vicdan sahiplerini bu ilâhî mizan etrafında müslimler olarak birleşmeye ve daha âdil bir dünyânın inşası için çalışmaya dâvet ediyoruz. Rabbimiz bizleri müfsidlerden korusun ve muslihlerden yazsın. Adâletin tarafındayız şâhid ol ya Rab!
“Ben, sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek (düzeltmek) istiyorum. Başarım ancak Allâh’ın yardımı iledir. Yalnız O’na güvenip dayandım ve bütün benliğimle O’na yöneldim.” [Hûd: 11/88]
Adâlet medeniyetinin evlatlarına selâm ve duâ ile…
Minhâc Dergisi 17. Sayı | Nisan 2026 | Hakan Emin
Bir Cevap Yaz
