Kendisine tevekkül eden kullarını mahrum etmeyen, el-Veli ve el-Vekil olan Allâh Azze ve Celle’nin adıyla…
Allâh’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selâm olsun.
Dünyevileşmenin hızla arttığı şu zaman diliminde gönüllerimiz git gide kirlenmektedir. Bu kirlenmeyle birlikte, birçok İslâmî kavram da hayatımızın tozlu raflarına kaldırılmaktadır. İşte böylesi durumlarda Allâh’ın kendilerine rahmet ettiği mü’minler, salihlerin kıssalarını hatırlarlar. Âlimlerin dediği gibi; salihlerin kıssaları Allâh’ın ordularından bir ordudur. Allâh onlar vasıtasıyla ayakları sabit kılar.
Sâlih zât denince de akıllara, kaçınılmaz bir şekilde Ashâb-ı Kirâm (radiyallâhu anhum) gelmektedir. Onlar, İslâmî kavramların canlı birer örneği oldular. Bu yazımızda da Rasûlullâh aleyhisselâm’ın övgüsüne mazhar olmuş ve mütevekkil kimliğinden dolayı cennet ile müjdelenmiş Ukkâşe bin Mihsan radiyallâhu anhu’dan bahsedeceğiz. Yardım ve başarı Allâh’u Teâlâ’dandır.
Ukkâşe Radiyallâhu Anhu
Ukkâşe radiyallâhu anhu, Esedoğullarına mensup, fiziki özellikleriyle ön plana çıkmış, çok yakışıklı ve varlıklı biriydi. Tıpkı Musab bin Umeyr gibi… Israrla fiziki özelliklerinden ve yüz güzelliğinden bahsediyoruz çünkü bunun önemli bir sebebi vardır. Bazı kâfirler Rasûlullâh’a tabi olanların halkın bayağı, ezik, güçsüz ve aşağı tabakasından olduklarını söylemişlerdi. Ancak Ukkâşe ve Musab radiyallâhu gibi isimlerin îmân etmesi, bu iddiayı boşa çıkarmıştır.
Bugün insanların, tatmin olamadıkları bazı noktalarını tamamlamak için marjinal gruplara dahil oldukları çoğu kişinin kabul ettiği bir şeydir. Ancak Ukkâşe radiyallâhu anhu gibi, fiziken güzel olan ve herkesçe tanınıp sevilen kimselerin böyle bir şeye ihtiyaçları yoktu. O, Mekke’de tanınan bilinen ve yakışıklılığından dolayı sürekli izdivaç teklifi alan biriydi. Tabiri caizse birçok yönden bir sıfır öndeydi ve tatmin olmaya ihtiyaç duymuyordu. Meselenin bu kısmı biraz önemli! Böyle sahabelerin İslâm’ı tercih etmelerinde çok büyük anlamlar yatmaktadır. Çok tanınan, güzel giyinen, güzel konuşan, yakışıklı ve nesebi olan bir kimsenin de Rasûlullâh’ın ashâbından olması şunu gösterir: İslâm çatısı, bir kaybedenler kulübü değildir. Bilakis, prestij sahibi, karizmatik, varlıklı, meşhur ve nesebi güçlü olan kimselerin de tercih ettiği bir çatıdır.
Ukkâşe radiyallâhu anhu, yirmi iki yaşlarında Müslüman olup Darûl-Erkam’ın istikrarlı talebelerinden oldu. Rasûlullâh aleyhisselâm’ın dizinin dibinden ayrılmadı. Bu süre zarfında, ilmine ilim, îmânına îmân kattı.
Ukkâşe radiyallâhu anhu, yakışıklı ve çekici bir delikanlı olduğu ve İslâm’ı tercih ettiği için kavminin hasedine uğradı. Ona çok işkence yaptılar. Tüm sıkıntı ve ezaya rağmen Rabbine olan îmânı ve tevekkülü hiç azalmadı bilakis daha da arttı.
Nihayet hicret vakti Ukkâşe radiyallâhu anhu içindi. Abdullâh ibni Cahş radıyallâhu anh ile birlikte Medine’ye hicret ettiler. Medine’de Ashâb-ı Suffe’den olup ilmi tedrisatını devam ettirdi.
Bedir, Uhud, Hendek dâhil bütün savaşlara katıldı. Cesur ve yiğit duruşuyla Allâh’u Teâlâ’nın rızasını ve Rasûlullâh aleyhisselâm’ın takdirini kazanmıştı.
Tevekkül Ehlinin Mükâfatı
Sahabeye baktığımızda yekûn olarak harika bir şekilde cem olduklarını görmekteyiz. Onlar (radiyallâhu anhum) tam anlamıyla organize olmuş, Allâh’ın razı olduğu tüm özellikleri bünyesinde barındıran bir cemaatti. Ancak onları münhasır olarak incelersek, her biri, farklı bir özelliğiyle ön plandadır. Ukkâşe radiyallâhu anhu da tevekkül kavramıyla öne çıkmış bir sahabîdir. Hayatının birçok yerinde tevekkülünü görmekteyiz. Aşağıda geçen hadiste onun tevekkül ehlinden olduğu geçmektedir: Abdullâh bin Abbas radiyallâhu anhu’nun rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullâh aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır:
“(Geçmiş) Ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve Peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsa’nın ümmetidir, sen ufka bak!’ dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesabsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır’ dediler.”
İbni Abbas diyor ki; “Söz buraya gelince Rasûlullâh kalkıp evine gitti. Oradaki sahabeler bu hesabsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar. Kimileri; ‘Bunlar Peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır.’ derken kimileri; ‘Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır.’ dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu. Onlar bu meseleyi tartışırken Rasûlullâh çıkageldi. ‘‘Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordu. ‘Hesabsız-azabsız cennete gireceklerin kim olduğu hakkında konuşuyoruz’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullâh; ‘‘Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rabb’lerine tevekkül ederler.” buyurdu. Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve; ‘Beni de onlardan kılması için Allâh’a dua et, ya Rasûlallâh!’dedi. Rasûlullâh; ‘‘Sen onlardansın.” buyurdu. [Buhârî, Müslim]
Rasûlullâh aleyhisselâm hayatı boyunca hiçbir şeyi öylesine söylememiş, mübarek lisanından dökülen kelimeler, ilahî iradenin kontrolünde olmuştur. Hesapsız cennete gireceklerin müjdelendiği gün de ilahî plan işlemekteydi. Rasûlullâh aleyhisselâm mütevekkil olanları müjdeledikten sonra öne atılan zât Ukkâşe radiyallâhu anhu oldu. Rasûlullâh aleyhisselâm “Sen onlardansın ey Ukkâşe.” dediğinde, yine bu ilahî iradenin işiydi. Onlarca sahabenin arasından bu lütuf, Ukkâşe radiyallâhu anhu’ya nasip olmuştu. Çünkü o yaşantısında tevekkülüyle ön plana çıkmış bir sahabîydi.
Ukkâşe’nin müjdelenmesinin ardında başka sahabeler de dua istemeye başladılar. Ancak Rasûlullâh aleyhisselâm: “Ukkâşe sizi geçti.” [Müslim] cevabını verdi. Müjde, Ukkâşe radiyallâhu anhuya nasip oldu. Hayatımız boyunca başımıza gelen her şey ilâhi kudretin iradesiyledir. Allâh’u Teâlâ irade eder ve sonra yaratır. Biz neyi hak etmişsek, nasibimize o yazılmıştır. Hayatının her alanında mütevekkil bir kul olmayı başaran biri, onlarca sahabî arasında tevekkül ehli olması sebebiyle cennetle müjdelenmeyi hak eder. Her şey Allâh’ın nasib ettiği ölçüdedir. Ancak nasibi hak etmek veya kaybetmek de bizlerin elindedir. Allâh’u Teâlâ bizleri nasipsizlerden eylemesin, Allâhumme âmin.
Tevekkül Kişiyi Korkulardan Emin Kılar
Allâh’u Teâlâ’ya hakkkıyla tevekkül eden bir kulun dünyevî korkulardan emin olduğu bilinen bir gerçektir. Ashâb-ı Kirâm radiyallâhu anhu, Allâh’a tevekülü ve korkusuzluğu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den öğrenmişti.
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Tevekkülü ve Korkusuzluğu
Yeryüzünün gelmiş geçmiş en korkusuz kahramanı olan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in tevekkülüne bir bakalım:
Câbir bin Abdullâh radiyallâhu anhu şöyle anlatmıştır: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Necid tarafında bir gazvede bulunmuştuk. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem (gazveden) döndüğü zaman ben de onunla beraber döndüm. Derken, dikenli ağaçları bol bir vadide öğle uykusu vakti bize yetişti.
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem konakladı. İnsanlar da gölgelenmek için ağaçların arasına dağıldılar. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise (yaprağı bol) bir semüre ağacının altına indi ve kılıcını ona astı. Bizler de biraz uyumuştuk. Bir de baktık ki Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem bizi çağırıyor. Hemen yanına gittik, meğer yanında bedevî bir Arap oturmaktaydı.
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
‘Ben uyurken bu adam kılıcımı üzerime çekti. Uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış halde onun elindeydi. Bana: ‘Seni benden kim koruyup kurtaracak?’ dedi. Ben de: ‘Allâh!’ dedim.’
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem bunu üç defa tekrarladı. O adama hiçbir ceza vermedi ve adam oraca oturdu.” [Buhârî]
Hadis göstermektedir ki Allâh’a tam bir tevekkülle bağlı olan Rasûlullâh, kılıcı elinde bulunduran müşrikten hiç korkmamıştır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem tevekkülün neticesinde Allâh’ın yardımına mazhar olmuş, müşriğin elindeki kılıcı bir şekilde eline geçirmiştir. Ancak sonucunda ise müşriği cezalandırmamıştır.
Ukkâşe bin Mihsan’ın Tevekkülü ve Korkusuzluğu
İşte en güzel örnekliği Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den gören Ukkâşe bin Mihsan… Böylesi cesur bir Rasûlün sahabesi de ancak bu kadar cesur olabilirdi. O, korkusuz, cesur, yiğit bir cengâverdi. Cesaretini ise tıpkı Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem gibi Allâh’a olan tevekkülünden almaktaydı. Bedir savaşında, hurma dalıyla sergilediği kahramanlık birçoğumuzca malumdur. O günü kendisi şöyle anlatır:
“Düşman safları arasına dalarak önüme geleni yere sermiştim. Bir ara kılıcım kırıldı. Hemen Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına gittim ve durumu arz ettim. Efendimiz bana bir hurma dalı verdi ve: “Bununla savaş ey Ukkâşe!” buyurdu.
Ben de hiç tereddüt etmeden o hurma dalını aldım ve savaş meydanına döndüm. Elimdeki dal sağlam, bembeyaz bir kılıca dönmüştü. Müşrikleri bozguna uğratıncaya kadar bu kılıçla savaştım.” [İbni Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye]
Tevekkül, îmânın dışa yansıyan temel özelliklerinden biridir. Tevekkül, imânla doğrudan ilişkilidir. Kişi ne kadar Rabbini vekil tayin ederse, o kadar güçlü bir mümin demektir. Kıssada görüldüğü üzere, Ukkâşe radiyallâhu anhu, Rasûlullâh aleyhisselâm’ın uzattığı sopayı tereddüt dahi etmeden tam bir tevekkülle alıyor. Ukkâşe radiyallâhu anhu’nun tavırları sanki şöyle diyordu: “Rasûlullâh aleyhisselâm o sopayı kılıç niyetiyle verdiyse sonucunu düşünmek bana düşmez. Ben denileni yapar sonucunu Allâh’a havale ederim.”
İşte tevekkül böyle bir şey… Kişi, Allâh’a tam bir teslimeyetle tevekkül ederse, elindeki sopa dahi kılıca döner ve korkular yok olur. Burada bizler için adeta bir mesaj var: Eğer kul, Allâh’a tevekkül ile bağlanır, mücadelesine devam ederse, yardımcısı Allâh’u Teâlâ’dır. Maddesel olarak şartlar çok da gerçekleşmese bile tevekkül birçok kapının anahtarıdır. Nefislerimiz bahaneleri sıralar olmuş, tevekküller kalplerden kaybolmuş ve neticede korkularımız bizleri alıkoymuş. Rasûlullâh aleyhisselâm o sopayı uzattığında Ukkâşe radiyallâhu anhu “acaba sopayla savaşılır mı?” diye biraz tereddüt etse belki de o kahramanlık kıssası hiç olmayacaktı. Bugün bizler, “şartlarımız müsait değil, acaba başarılı olur muyuz?” diyerek bahanelerimizi çoğalttığımız için korkularımıza yenik düştük. Ve Allâh’u Teâlâ’nın nice hazinelerinden mahrum kaldık. Allâh en doğrusunu bilendir.
Tevekkülle Beraber Tedbir Almak Sünnettir
Allâh’a tevekkül etmek, tedbirleri elden bırakmak da değildir. Tevekkül ile birlikte maddi bazı tedbirleri almak nasslar ile sabittir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
‘‘Kararını verdiğin zaman da artık Allâh’a dayanıp güven. Çünkü Allâh kendisine dayanıp güvenenleri sever.” [Âl-i İmrân: 3/159]
Zikredilen bu âyet-i kerîme, tevekkül ile beraber azmederek çalışmanın da gerektiğini gösterir.
Rasûlullâh aleyhisselâm’ın sünnetine baktığımızda da tedbir ile hareket ettiğini çok açık bir şekilde görmekteyiz. Örneğin; Mekke’de Ashabına Habeşistan’a hicret izni vermesi, amcası Ebu Tâlib’in himayesini kabul etmeden önce boykot dönemi boyunca Şi’b’de ikâmet etmesi, Hicret gecesi Ali’ye kendi yatağında uyuma emrini vermesi, mağarada üç gece yatması gibi…
Anlaşılacağı üzere tevekkül bir mümin için kaçınılmazdır. Ancak maddî olarak gerekli tedbirleri almak da sünnettir.
“Şartları Bahane Ederek Korkularımıza Yenik Düştük”den Kastımız Nedir?
Yanlış bir anlaşılmaya mahal vermemek adına bir açıklamada bulunmak istiyoruz:
Hamaset ile yanlış bir harekette bulunmadan önce durum, zaman ve mekân şartları iyi değerlendirilmelidir. Şartların oluşmaması halinde, hamasî duygular ile fevrî, ricit ve aceleci hareketlerde bulunmak, Rasûlullâh aleyhisselâm’ın menhecine aykırıdır. Rasûlullâh aleyhisselâm’ın Mekke yıllarına baktığımızda, daha çok dâvet cihadının olduğunu ve kılıca başvurmadığını görmekteyiz. Bizler de bugün, Mekke dönemini yaşamamızdan dolayı, menhecimiz bu minvalde olmalıdır. “Müslümanlar şartları bahane ederek dâvâdan geri duruyor” dememizden kastımız, İslâm’a hizmet olacak her alanda çeşitli bahaneler ile gevşeklik gösterilmesidir. Nitekim ilim ehlinin ve talebelerinin, tevhid dâvetçilerinin, emin tacirlerin, İslâm’a hizmet edecek erlerin, tağutun karşısında dik duracak yiğitlerin oldukça azaldığına şahit olmaktayız. Sanki Müslümanlar: “Bu şartlarda bize zafer uzak zaten! Bari kendimizi kurtaralım, rızkımızın peşine düşelim”düşüncesine kapılmışlar. İşte bu ümitsizlik, korku ve rızık endişesinin en temel sebeplerinden birisi tevekkül eksikliğidir.
Ayrılık Vakti
Ukkâşe bin Mihsan radiyallâhu anhu îmân ettiği günden itibaren hep Allâh’u Teâlâ’ya ve Rasûlü’ne bağlı bir hayat sürdü. Onun, Rabbine olan tevekkülü dillere destan oldu. Hayatının sonuna kadar, Müslümanlarla birlikte kâfirlere karşı cepheden cepheye savaştı. Ömrünü cihad sahalarında geçiren nasibdâr Ukkâşe radiyallâhu anhu’ya şehadet şerbetini içmek de nasib oldu. Onun şehid edilmesi şöyle gerçekleşmiştir:
Ukkâşe b. Mihsan radiyallâhu anhu, Ebû Bekir radiyallâhu anhu’nun halifeliği döneminde, 11 (632) yılında kendisiyle aynı kabileden olan ve peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha b. Huveylid üzerine gönderilen Hâlid b. Velîd kumandasındaki birlikte yer aldı. Necid bölgesindeki Büzâha mevkiinde keşif görevine çıkan Ukkâşe ve Sâbit b. Akrem kendilerini yakalayan Tuleyha ve kardeşi tarafından şehid edildiler. Naaşları Hâlid b. Velîd tarafından şehid edildikleri yerde defnedildi. [İbn Saʻd, III, 86-87]
Tuleyha, daha sonradan tevbe edip tekrardan güzel bir Müslüman olsa da Ömer radiyallâhu anhu’nun sert ve net tavrından kurtulamadı. Ömer radiyallâhu anhu’nun Tuleyha’ya şöyle dediği aktarılır: “Ey Tuleyha! Ukkâşe ve Sâbit’i öldürdün ya, bir daha seni sevemem!” [Zehebî; Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ]
Böylelikle, diğer sahabenin, Ukkâşe bin Mihsan radiyallâhu anhu’ya verdiği değer de açığa çıkmış oldu. Öyle ya! Allâh’u Teâlâ tevekkül ile yaşayan kullarını asla muflis eylemez. Onları sever, mahlûkata sevdirir ve hayırlı bir ölüm ile rızıklandırır. Rabbimiz, Ukkâşe radiyallâhu anhu’ya nasip ettiği bu nimetleri bizlere de bahşetsin, Allâhumme âmin.
Sonuç
Küfrün karşısında erimek, eğilmek ve bükülmek, korkakların ve zayıfların halidir. Ukkâşe radiyallâhu anhu örneğinde olduğu gibi, Allâh’u Teâlâ’ya güvenmek ve tevekkül etmek, neye mâl olursa olsun, kişiyi küffâr karşısında devleştirir. Şunu iyi bilmek gerekir ki tevekkül; İslâm’dan zerre miktar taviz vermemeyi, kâfire boyun eğmemeyi, tevhidden bir an olsun sapmamayı ve bahaneler öne sürerek dâvâdan geri durmamayı gerekli kılar. Sürekli bahanelerin arkasına saklanmamız, bizi Allâh’u Teâlâ’nın vereceği zaferlerden mahrum etti. Oysa sağlam bir tevekkül ile ele alınan bir sopa düşmana karşı keskin bir kılıca, iş görmez diye bir kenara bırakacağımız yay, oku bâtıla fırlatan bir silaha dönüşecektir, biiznillâh.
Ezcümle; dâvâmızı sürdürürken, zaferin ancak Allâh’u Teâlâ’nın yardımıyla geleceğine kesin bir kanaatle inanmak ve gerekli amelleri ihlâs ile yerine getirmek gerekir. İslâm ümmeti, bahaneleri bir kenara bırakarak elinden geleni yapıp zafer için Allâh’a tevekkül ettiğinde, -Allâh’ın izniyle- muzaffer olacaktır. Allâh en doğrusunu bilendir.
“Allâhım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana güvendim. Yüzümü, gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim. Kitabın ile hükmettim. Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim, açığa vurduğum ve senin benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senden başka ilâh yoktur.” [Buhârî]
Selâm ve duâ ile…
Ali Eren
Bir Cevap Yaz
