1. Fonksiyonel Düzeyde Laikleşme
Konuyu doğru değerlendirebilmek için, kısaca da olsa öncelikle laikliğin Batı’daki tarihsel şartlarına bakmamız gerekiyor. Batı’da uzun bir süreçte gerçekleşen şey, dinî otoritenin toplumsal hayattan uzaklaştırılmasından ibarettir. Bu süreçte, din adamları sınıfı salt “dinî” olan bir rolü kabullenmişler, toplumsal alandaki tarihsel rollerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Gerçekleşen dönüşüm dinin (Hristiyanlığın) özüne büyük oranda uygundur. Çünkü Hristiyanlığın toplumsal yönü son derece zayıftır; “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeyi” temel bir ilke olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla laiklik, din adamları sınıfının tarihsel süreçte inşa ettikleri ve dinî referansları zayıf olan bir anlayışı ve anlayışın toplumsal yapıdaki karşılıklarını iptal ederek, din adamlarını asıl sorumluluk alanlarına yöneltmenin ismi olarak anlam kazanır. Ancak Türkiye’de durum Batı’dakinden oldukça farklıdır. Farklılığın temelinde ise din vardır. Yaşanan kültürün referansı İslâm’dır. İslâm, Hristiyanlık gibi toplumsal yönü zayıf bir din değil; tam aksine hem bireye hem de topluma yönelik ilke ve prensipleri olan bir dindir.
Hristiyanlıkta dünya işlerini düzenleyen kurallar pek az, devlet hayatına ilişkin kurallar ise yok gibidir. Hristiyanlığın kökenindeki bu özellikler de laikleşme sürecini kolaylaştırmıştır. Buna karşılık İslâmiyet’te din ve devlet birlikte doğmuştur. İslâm dini, inanç ve ibâdete ilişkin kurallar kadar dünya işlerine ilişkin kurallar da koymuştur. İslâmiyet, şerîat adı altında, aile hukukundan miras hukukuna, ceza hukukundan usul hukukuna, kişiler hukukundan borçlar hukukuna kadar geniş bir alanı kapsayan, ayrıntılı ve işlenmiş bir hukuk sistemi oluşturmuştur.
Din ve hukuk iç içe olduğu gibi temel kurallarda değiştirilemezlik ve hatta tartışılmazlık esastır. İslâm’ın “din ile devletin ayrılmasını imkânsız kılan” özelliği laikliğin Türkiye’deki anlam ve uygulamalarını, Batı’daki anlam ve uygulamalarından ayırıp farklı kılmıştır. Laiklik bir ilke olarak kabul edilemez. Çünkü Batı’daki anlam ve işleviyle laikliğin Türkiye’de uygulamaya konulmasının, Batı’da olmayan bir biçimde, din-devlet çatışmasına neden olacağı açıktır. İslâm toplumsal otorite olmaktan uzaklaşmayı kabul etmeyecek ve böylesi bir girişimi kendisine karşı tepki olarak değerlendirecek. Laik otorite ise otoritesini dinle paylaşmayacaktır. Zira otorite paylaşımı dinin veya laikliğin kendisini inkâr etmesinden başka bir şey olmayacaktır.
Bu nedenle laikliğin Türkiye’de uygulamaya konulmasını olmazsa olmaz şart kabul etmiş sivil-asker bürokratlar, laikliği Türkiye şartlarına göre yeniden anlamlandırmak ve yapılandırmak zorunda kalmışlardır. Fakat anlaşıldığı kadarıyla bu uyarlama başarılı olmamıştır; çünkü Türkiye’de din-laiklik gerilim/çatışması hiç bitmemiş, daha da önemlisi, dini toplumsal yaşamdan uzaklaştırmak amacında olan laiklik, sivil-asker bürokratların elinde yeni bir dine dönüşmüştür.
Türkiye’ye Özgü Bir Yöntem
Anlam ve yapısal özelliklerinden anlaşıldığına göre, İslâm ile Batı laikliğinin aynı toplumda bir arada bulunmaları mümkün görünmemektedir; özlerine aykırıdır. Bu durum, “muasır medeniyet seviyesi”nde simgeleşen “Batılaşma”yı varlıklarının yegâne gayesi olarak açıklamış Cumhuriyet seçkinleri için çözüm bekleyen büyük bir sorun olarak algılandığından kuşku yoktur.
Din (İslâm) tamamıyla reddedilemez, çünkü Müslüman bir toplumda bunu yapmak mümkün değildir. Laiklikten de vazgeçilmez, çünkü varlıklarının gayesi olmuş hedefe ulaşmanın reddedilmesi veya terk edilmesi kendilerince mümkün olmayan bir şeydir. Bu durumda bir şeyler yapmak ve İslâm’a rağmen laikliği geçerli kılacak bir yöntem geliştirmek gerektiğini fark ederler. Bu yönteme göre iki yol ortaya çıkar:
1. İslâm’ı yeniden yorumlamak.
2. Laikliği Türkiye’nin özel şartlarına uygun hâle getirmek.
Batıcı kadroların ağırlıklı tercihleri birincisinden yana olur. İkincisini ise, arzulanan toplumsal dönüşümün birincisi ile tam istenildiği tarzda gerçekleştirilemediği alanlarda destekleyici bir unsur olarak devreye sokarlar.
İslâm’ın Yeniden Tanımlanması
İslâm’ı yeniden tanımlama süreci ile ilgili bir araştırmaya girildiğinde ilk dikkati çeken özellik; İslâm’ın, Hristiyanlıkta olduğu gibi sadece ruhanî boyutu ifade edecek ve insan ile Tanrı arasındaki ruhanî ilişkileri düzenleyecek bir din olarak tanımlanmaya çalışılmış olduğudur. Bu konuda Mustafa Kemal’in sözleri önemli bir örnektir:
“Bizim dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur”
Bu ifadede İslâm’ı tanımlamaya yönelik “akla, fenne, ilme ve mantığa uygunluk” özelliklerinin İslâm’ın esas özelliği olmaktan ziyade, pozitivist felsefenin öngördüğü şartlar olması dikkat çekicidir.
Bu söylemlerden sonra Mustafa Kemal istediğini açıkça söyler: “Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz” [Söylev ve Demeçler. C.II. s.47] Hâlbuki İslâm, akla, fenne ve mantığa uygun olduğu esasına değil, onların üstünde olduğu esasına dayanır. Dolayısıyla bu tanımla Cumhuriyet seçkinlerinin inançlarını oluşturan pozitivist felsefenin bazı özelliklerinin İslâmîleştirilerek meşrulaştırıldığını, bu meşrulaştırılmaya dayanarak da dinin alanının daraltılmaya çalışıldığını görüyoruz.
Mustafa Kemal daha ileri gider: “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdanî olduğundan Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin muasır telakkisinde başlıca muvaffak amili görülür.” [Aydemir, Tek Adam M. Kemal, C. III, s. 236]
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 5 Şubat 1937’de Halk Partisinin altı ilkesinin anayasaya konulması vesilesiyle yaptığı konuşmada, İslâm’a öngörülen sınırı net bir şekilde açıklar: “Dinler vicdanlarda ve mabetlerde kalmalı, maddî hayatın ve dünyanın işlerine karışmamalıdır.” Alıntılardan da anlaşıldığı gibi Cumhuriyet’i kuran sivil ve asker bürokratlar tarafından laikliğin hâkim kılınmasının hedeflendiği dikkate alınırsa, hedeflerinin gerçekleşmesi için İslâm’ı böylesi “vicdan konusu” olarak tanımlamakzorunluydu. Zira laikliğin varlığı, ancak İslâm’ın “bir kişisel vicdan sorunu” olmasıyla mümkün olabilirdi.
Konuyla alakalı olarak Falih Rıfkı Atay’ın açıklaması değişimin mahiyetini ifade eder niteliktedir: “Kemalizm aslında büyük ve esaslı din reformudur… İslâm’da bütün şer’î meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: birinci bölüm ahireti ilgilendirir ki ibâdetlerdir: Oruç, Namaz, hac, zekât. İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikâh ve aileye hükümlerle, muamelat denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir… Kemalizm, ibâdetler dışındaki bütün âyet hükümlerini kaldırmıştır.” (Ergün Özbudun, Atatürk ve laiklik, s. 431)
Bütün bunların sonucunda anlaşılan odur ki, İslâm’ın hayatla olan bütün bağları koparılmaya çalışılmıştır. Burada önemli olan, gerçekleştirilen değişimin meşruiyetinin de İslâm ile sağlanmış olmasıdır.
2. Sembolik Düzeyde Laikleşme
Festen Şapkaya
Cumhuriyet seçkinlerinin sembolik düzeydeki laikleşme ile gerçekleştirdiklerinin iki temel amacı vardı: Avrupa(lı)yla ortak özellik taşımak. Ve geleneksel olan her şeyden kopmak.
Bu iki amaç Cumhuriyet seçkinlerinde birleşir ve geleneksel bütün özelliklerden arınarak Avrupai bir görünüme bürünme çabasına dönüşür. Şapka devrimi kanunu (28 Kasım 1925) sürecin en önemli aşamalarından birisini teşkil eder.
Şapka ile gerçekleştirilmeye çalışılan sadece bir görünüm değişikliği değil “yeni bir kültür ve yeni bir insan tipi oluşturmaktır. Şapka, toplumda egemen insan tipini değiştirmenin ve yenisini inşa etmenin simgesi olarak anlam kazanır.” (Uğur Mumcu, Cumhuriyetin İlk Dönemlerinden laiklik, s.521) Dolayısıyla dinin somut izlerini ortadan kaldırmak ve kişiyi değişiklik fikrine alıştırmak için Şapka Kanunu çıkarılmış ve fes yasaklanmıştır. (Gentizon Paul. M. Kemal ve Uyanan Doğu, s. 87.88)
Cumhuriyet’i kuran laik Kemalist kadrolar millî bir unsur olan fesin yerine şapkayı getirme noktasında oldukça despot ve kararlı bir şekilde kararlarını titizlikle uygulamaya koyarlar. Şapkanın zoraki giyilmesinin zorunlu kılınması halk düzeyinde birçok tepkiye neden olur. Şapka dayatmasına itiraz eden halk kesiminden birçok kişinin idam sehpasında asılmasıyla sonuçlanır. Süreç içerisinde Kemalist diktatörlerin, halkın şapkaya karşı çıkışını değerlendirmesi çok basit ve tekdüzedir. “Cahil halk bir asır önce gavur giysisi diye reddettiği fesi korumak için tepkide bulunmuş ve cehaletinin cezasını çekmiştir.” Acaba öyle mi? Bu, cevabı araştırılmaya oldukça değer bir sorudur ve kısaca da olsa cevabını araştırmakta yarar var.
Osmanlı’da ilk zamanlar, bütün erkeklerin başlarını bir başlık ile örtmelerinin dışında, başlığın tipi konusunda çok belirgin ve değişmez kurallar yoktu. Erkeklerin başlıkları zamanla şekil ve renk değişimine uğrar ve sonuçta çok farklı başlıklar giyilmeye başlanır. Ancak bu çeşitlilik sistemsiz bir tarzda oluşmaz. Başlıkların şekilleri ve renkleri, kişilerin dinlerini, mesleklerini, sosyal statülerini ve hatta medeni durumlarını belirten mesajlar taşır.
Osmanlı’nın çok dinli ve kültürlü bir devlet yapısına sahip olması çok hukuklu bir niteliğe sahip olmasını gerektirmişti. Dolayısıyla, bireyin yasal, siyasal, kültürel, ekonomik hak ve sorumlulukları dinine göre belirleniyordu. Bireyler toplumsal konumlarını bir şeyle belirleme ihtiyacı hissetmişler ve bu ise şapka ile olmuştur.
Osmanlı’da başlığın biçiminin ve renginin önemsenmesinin temel nedeni budur. Halkın tepki gösterip kabul etmemesi için birçok nedene sahip olan şapkanın, geleneksel değerlerle ve hatta geleneksel hukukla çatışan önemli bir özelliği de vardı. İslâm hukuku gereği Müslüman kadının gayrimüslimle evlenememesi şartı şapka devriminin etkilediği en önemli alanlardan birisini oluşturur. Şapka devrimi ile din farklılığını önceleyen konularda toplumsal kontrol sıfırlanmıştır.
Tüm bunlara ek olarak, halkın şapkaya tepkisinin çok büyük önem ifade eden bir diğer nedeni ise, bizzat şapkanın biçiminden kaynaklanıyordu. “İslâm’da ister sivil olsun ister asker kesiminden olsun baş giysilerinde kenar çıkıntısı bulunmazdı. Zira bu çıkıntı, mümine namaz kılarken alnının yere değmesine engel oluyordu. Bir başka deyişle şapka, namaz kılmamanın, yani Müslüman olmamanın işareti olarak algılanmaya müsait bir başlıktı. Dolayısıyla, feste olduğu gibi İslâmî hassasiyetleri olan halkın zamanla alışabileceği bir başlık değildi. Esasında anlaşılan odur ki Kemalist kadro da şapkayı kenar çıkıntısı nedeniyle özellikle seçmiştir. Şapkadaki kenarlığın bu ayrıcalıklı ve önemli özelliği nedeniyledir ki Mustafa Kemal şapka devrimini gerçekleştirmek için gittiği Kastamonu’da şapkanın kenarından özellikle bahsetmiş ve “Bundan böyle güneşliği olan bir baş giysisi, açıkçası şapka takacağız.” (İsmet İnönü. Hatıralar, C. II, s. 209.) demek suretiyle şapkanın seçimi ile giysilerdeki dinî etki ve görünümlerin silinmesinin hedeflendiğinin açık işaretini vermiştir.
10 Ekim’de Akhisar Türk Ocağındaki konuşmasında şapka giyip giymemenin tartışma konusu dahi yapılamayacak kadar önemli olduğuna değinir. Şapkanın medeniyetin şartı olduğunu belirtir. Takip eden günlerde bu konuda bir yasa hazırlanması talimatı verilir. 25 Kasım’da yasa kabul edilir. Arkasından şapka İstiklal Mahkemelerinin en önemli dava konusu hâline gelir. Yurdun dört bir yanında yasanın uygulanması için gerekli bütün önlemler alınır. Şapka giyenlerin şapka giymeyenlere karşı saldırıları günlük alışılagelmiş olaylara dönüşür.
Hükümetin bu uygulamasına tepkiler gecikmemiş, Sivas’ta, Kayseri’de, Erzurum’da, Rize’de, Maraş’ta, Giresun’da başta olmak üzere birçok yerde şapka giyilmesi konusunda yapılan baskılara karşı protesto gösterileri ve çeşitli eylemler yapılmaya başlamıştır. Bu eylemleri tehdit olarak gören Kemalist kadro, çeşitli yollarla halkı bastırmaya çalışmıştır. Örneğin Rize’de şapka karşıtı gösteriler yapılması üzerine donanma harekete geçmiş, iki gün boyunca Rize bombalanmıştır. (Çakır Faruk. Atma Hamidiye atma. Yeni Asya Gazetesi. 07.03.2013)
Kadının Statüsünde Gerçekleştirilen Değişim
Mustafa Kemal, değişiklik özellikle kadın ve aile gibi konularla ilgili olunca zorluğun bir o kadar artacağının farkındaydı. Çünkü kadına ve aileye müdahalenin “namusa” müdahale olacağını biliyordu. Bu nedenle de kadının görünümünü değiştirmeye yönelik girişimleri zamana yayarak yavaş yavaş yapmayı daha uygun bulur. Çarşaf kadına ilişkin muhatap alınan ve değiştirilmesi planlanan ilk alanı teşkil eder. Çarşafı kaldırmaya yönelik girişimlerin ne tür tepkiyle karşılaşılacağını anlamak için pilot bölge seçilir. İlk uygulama Trabzon’da gerçekleştirilir. Trabzon Belediyesi kent merkezinde çarşaf giyimini yasaklar. Bu yasağın kayda değer bir tepkiyle karşılaşmaması üzerine mahallî idarelerin kararı biçiminde olmak üzere ve alanı gittikçe genişletecek şekilde bölgesel yasaklamalara gidilir. Bir süre sonra yasak daha net bir şekilde ilan edilir ve çarşaf giymek bazı şehirlerde polis müdahalesini gerektirecek bir suç olarak görülmeye başlanır. (Söylev ve Demeçler, C. II. S. 537). Bu arada yeri geldikçe “tesettürün” kadın gururunu ne kadar rencide edici olduğuna dair konuşmalar yapılır. (Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, s. 141,142)
Ayrıca Avrupa’ya ne kadar modern olduğunu göstermek için, Meclise kadın milletvekili seçtirir. Cumhuriyet seçkinleri açısından kadının görünümünü ve statüsünü değiştirmenin özel bir önemi vardı. Bu tüm diğer devrimlerin başarısının teminatıydı. Kadının statüsünü değiştirmede sarsıcı girişimlerde bulunmaktan çekinilmez. 2 Eylül 1929 Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği bir “Miss Turkey” yarışması bu yönde atılan en önemli adımlardan birisini oluşturur. Girişimin arkasında tabii ki Mustafa Kemal vardır.
Yarışmanın hedeflenen amacı hiçbir zaman açıkça ifade edilmez. Fakat bu amaç hemen herkes tarafından açıkça bilinir. Buna göre basının yoğun desteği altında bir Müslüman kızının topluluk önünde açılması ve o zamana kadar büyük bir titizlikle saklanıp başkalarına gösterilmekten çekinilen vücuduyla bir topluluğun önünde “arz-ı endam” etmesi sağlanır. Böylelikle iki amaç birden gerçekleştirilir.
1. “Güzellik yarışmaları ticarî değil siyasal bir olaydı. Yenilik getirmenin, Avrupa’ya ve uygar dünyaya benzemenin bir başka yoluydu.” (Ahmed Feroz, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s. 127)
2. “Güzellik yarışmaları kısmen de kent alt orta sınıfının iffet anlayışını zayıflatmak ve bu sınıftan kadınlar arasında bir güven duygusunu oluşturmaya yarıyor” (Müjgan Cumhur, Türk Kadınıyla ilgili Sorunlar, s. 725-726)
Değişimci kadro tepkilerin yönünü başka yöne kanalize etmeyi başarıyla planlar ve uygular: tepkinin rejime değil, bir gazeteye yönelmesi istenir. Bu nedenle yarışmayı Cumhuriyet gazetesi düzenler. Devletin desteğini alan gazete, eleştirilere sert şekilde cevap verme cesaretini kendinde kolaylıkla bulur. Böylelikle kadının statüsünü ve görünümünü değiştirmeye yönelik girişim başarıyla sonuçlanmış olur.
Israrlar sonucunda tüccar Halis Bey’in on yedi yaşındaki kızı Keriman Halis Türkiye güzellik kraliçesi seçilir. Belçika’da düzenlenen dünya güzellik yarışmasına katılır ve kraliçe seçilir. Bu sonuç şu açıdan ilginçtir: dünya güzeli seçilen Türk kızı Keriman Halis, son Şeyhülislam’ın torunu olarak takdim edilmiştir. Bu açıdan, Batı-Hristiyan dünyasında mayo giyerek güzellik yarışmasına katılmış ilk Müslüman kızın dünya güzellik kraliçesi seçilişi oldukça anlamlıydı. Mustafa Kemal Türk kadınları adına ispatladığı “maddî ve manevî güzelliği nedeniyle” Keriman Halis’i kutlar. [Ahmet Feroz, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s. 127]
Günlük Hayatın Değiştirilmesi
Laikleşmenin sembolik düzeyde gerçekleştirilmesinde ve toplumun geleneksel değerlerinden koparak modern bir yaşantı biçimine alıştırılmasında baloların önemli bir yeri vardır. Kılık kıyafet devrimi ve kadın görünüm ve statüsünü değiştirmekle laik görünümlü bireylerin inşa edilmesine karşılık, bireylerin yaşantı ve düşüncelerinde geleneksel değerleri silip modern değerleri geçerli kılma işlevi balolarla daha üst düzeyde gerçekleştirilir. Muhalif basın tamamıyla susturulmuştur. Sesi çıkan sadece iktidarın sesi durumundaki güdümlü gazete ve dergilerdir. Ne var ki iktidarın sesi olan gazete ve dergilerin “Gazi hazretlerinin orman çiftliğinde dün akşam vakitleri verdikleri, büyük muhteşem balo, kadın ve erkek çok seçkin kalabalık bir davetli kitlesinin huzuru ile, sabahlara kadar büyük bir neşe içinde geçmiştir. Müstesna bir müzik, danslar, eğlenceler vesaire…” tarzında verdiği haberlerin gerçek yönünü hiç de bu anlatılanlar oluşturmaz. Bu ilk balolardaki “havayı” konuya ilişkin ayrıntılı bilgi veren Şevket Süreyya’nın anlattıklarını özetleyecek olursak, herkes baloya yabancı olduğu için, biraz emrivaki ile düzenlenen balolar oldukça sönük geçer.
Davetliler arasında sadece üç kadın vardır. Onlar da “devrimin kurbanı” olmaktan şikâyetçi olan Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref’in eşleridir. Milletvekillerinin, yaverlerinin hiçbirisi eşlerini baloya getirmezler. Çünkü, geleneksel değerler olanca gücüyle geçerliliğini korumaktadır ve balolarla değiştirilmesi arzulanan bu değerlerdir. Böylelikle bu ilk balolarda davetliler sırasıyla ancak bu üç kadınla dans edebilirler.
Alfabenin Değiştirilmesi
Şapka ve kılık kıyafet devriminde olduğu gibi, alfabe devriminin de somut gerçeklerini halka anlatmak zordu. Anlatılsa dahi halkın anlayacağı şüpheliydi. Bu nedenle farklı bir gerekçe bulunur. O günün şartları içerisinde okuma yazma oranının oldukça düşük olmasının nedeni olarak Arap harfleri gösterilir. O hâlde bu “zor alfabe” terk edilmeli ve bunun yerine Latin alfabesine geçilmelidir. Zira onu yazmak da okumak da kolaydır. Cumhuriyet kadrolarının alfabeyi değiştirmekle arzuladıkları amaç “kültür değiştirmesini kolaylaştırmak” ve “Arap kültüründen kopmak”tan ibaretti. Böylelikle topluma kazandırılmak istenen Batı kimliğinin yerleşmesini kolaylaştırmak açısından, kendi kültürel değerlerini bilmeyen, özüne yabancılaşarak, gelenekle bağları kopuk “unutkan bir toplum” oluşturulacaktı.
Alfabe devrimiyle gerçekleştirilen şey laiklikle doğrudan ilgilidir. Çünkü terk edilen alfabenin “dinsel” bir karakteri vardı. O alfabenin atılmasıyla, dinin topluma sinmiş cephelerinden birisi daha laiklik adına fethedilmiş olur. Şunu açıkça belirtmek gerekir ki Kemalist devrimler: “tümüyle, İstiklal Mahkemelerinin baskı ve zorlamasıyla uygulanmış ve Anadolu’nun gariban insanının dökülen kanlarıyla beslenmiştir.” Bu uygulamalar arasından vereceğimiz şu örnek olayın vahametini göstermesi bakımından ilginçtir:
3 Kasım 1928’de yürürlüğe giren Latin harflerinin yayılması için baskı ve zor kullanılmıştır. 1929 Ocak ayı başından itibaren de Türkçe kitapların başka harflerle basılması yasaklanmıştır. Yasak, kanunun 9. maddesinde şöyle denilmektedir: “Bütün mekteplerin Türkçe yapılan tedrisatlarında Türk harfleri kullanılır. Eski harflerle matbu kitaplarda tedrisat icrası memnudur (yasaktır).”
‘Bu yasaklama sadece okullara, ders kitaplarına ve resmî dairelere münhasır kalmamış, evlerde takibat altına alınmış “Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek ve öğretmek” kesinlikle yasaklanmıştır. O günlerin canlı şahitleri hâlâ yaşıyor. Şu anda “dede” yaşta olanlar, tıpkı bir zamanların kızıl Rusya’sında olduğu gibi gizli Kur’ân-ı Kerîm öğrenmişlerdir. Öyle ki Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için “devrim bekçilerinin” nazarlarından alabildiğine uzaklaşma yolu tercih edilmiş ya mağaralarda ya da evlerin bodrumlarında çocuklara Kur’ân-ı Kerîm öğretilmiştir. Millet korkuyla öyle sindirilmiş ki çocuklar hocadan Kur’ân-ı Kerîm dersi alırken bir veya iki gözcü konulması zorunlu hâle gelmiştir. Gözcüler: “Jandarma geliyor!” işareti verir vermez, çocuklar evlerine koşmuş, Kur’ân-ı Kerîm elifbaları ve cüzler akıl almayacak yerlere saklanmıştır.’ [Burhan Bozgeyik. Bize nasıl zulmettiler 1997, s. 100-101]
Laikliğin Başkenti Olarak Ankara’nın Seçilmesi
Ankara’nın başkent ilan edilmesi çoğu zaman jeostratejik gerekçelere dayandırılmakla birlikte, temelde Batılılaşma gerekçelerinin gerektirdiği bir değişikliğin sonucudur.
Millî Mücadele’nin sona erdiği günlerde “gelenekçi” unsurların genel eğilimi İstanbul’un başkent olarak kalmasından yanaydı. Onların bu isteklerinin arkasında İstanbul’un uzun sürede sahip olduğu “manevî hava” vardı. Ancak Cumhuriyet kadrolarının planı daha başkadır ve geçmişten, laik olmayan geçmişten tamamıyla kopmak istedikleri için Ankara’yı başkent olarak seçerler.
Seçimin laiklikle ilgisini görmek için Cumhuriyet’in ilanından on altı gün önce 13 Ekim 1923’te Mecliste gerçekleşen tartışmalara bakmak yeterlidir. Cumhuriyet kadrolarının görüşlerini yansıtması açısından Celal Nuri (İleri) şunları söyler: “İstanbul Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli din ve etnik kimliklere mensup halkların oluşturdukları çok uluslu bir devletin başkentiydi. Öte yandan Ankara, bir ulus devletin, gelişmekte olan genç bir devletin başkenti olarak farklı bir anlam taşıyacaktır.” [Ahmet Feroz, Modern Türkiye’nin oluşumu, s. 132-133]
Ankara’nın önemi, tarihten gelen bir birikime sahip olmaması nedeniyle, hiç zorlanmadan istenildiği gibi laik biçimlemeye tabi tutulabilecek yapıda olmasıdır.
Arzulanan şekillendirme kısa sürede başarılır. Bu yeni “Türk başkenti 1930’larda çağdaşları tarafından Hacı Bayram Camii dışında “minaresiz” kent olarak kabul edilir. Gerçekten de kentte anılmaya değer tek bir cami yoktu. yirmi yedi yıl süren CHP yönetimi sırasında tek bir büyük cami inşa edilmez. Kentin modern kesimindeki Maltepe Camii 1950’lerde, CHP’nin seçim yenilgisinden sonra inşa edilir. Ankara’nın profiline hâkim olmasına izin verilmez. Demokratlar tarafından tamamlanan bir laik tapınağa, Atatürk’ün anıtkabrine bahşedilir. (Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum, s. 175). Ankara laik dünya merkezinin kalbi, laik düşüncenin merkezi kılındığı içindir ki o yıllarda nüfusun yüzde sekseninden fazlasını oluşturan köylülerin uzun yıllar geleneksel kıyafetleriyle Ankara’ya girmelerine izin verilmez. [Davut Dursun, laikliğin Türkiye’deki işleyişi, s. 101]
Gelecek yazımızda laikliğe kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Selâm ve duâ ile…
Hayreddin Gökçe
Bir Cevap Yaz
