Adâlet ile hükmeden, kıst ile muamele eden, el-Âdl ve el-Muksit olan Allâh Azze ve Celle’nin adıyla…
Allâh’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selâm olsun.
İslâm dininin en önemli hedeflerinden birisi de İslâmî sistem ve kuralların, yeryüzüne hâkim olmasıdır. Bunu hedeflerken adâletin kaim olması kaçınılmazdır. Çünkü İslâm adâlet dînidir. İslâm şeriatının hakkıyla ikame edilmesi, adâlet ve eşitliği de beraberinde getirecektir. Ömer radiyallâhu anhu, ümmetin başına geçtiği ilk andan itibaren, İslâm şeriatını hakkıyla uygulamıştır, elhamdulillâh. O, adâlet noktasında dik bir duruş sergilemiş ve taviz vermekten her daim kaçınmıştır. Ömer radiyallâhu anhu’nun bu tutumu, aslında İslâm’ın istemiş olduğu bir ilkedir. Çünkü İslâm adâlet dinidir ve zulmün zerresini dahi yasaklamıştır.
Rabbimizin izniyle bu yazımızda, Ömer radiyallâhu anhu’nun halifeliği boyunca sergilediği adâletten bahsedeceğiz. Umulur ki yazımız, âdil yönetime ve adâlet sistemine hasret kalan kalplerimize, biraz olsun su serper. Yardım ve başarı Allâh’u Teâlâ’dandır.
İslâm Toplumunda Adâlet İlkesi
Fertler, toplumlar ve devletler arasında adâleti tesis etmek ne bir mahkemenin ne bir kâdının ne de bir hâkimin tek eline bırakılmıştır. Onların heva ve heveslerine tahsis edilmiş değildir. Bilakis adâlet, İslâm’ın insanoğlu için en mukaddes gördüğü ilkelerden biridir. Bir toplumun salah bulmasının en etkili faktörlerinden birisi de o toplumun adâlet için bir araya gelmesidir. Fahrettin Râzî rahimehullâh şöyle buyurmaktadır: “Adâletle hükmetmesi vâcip olan bir hâkimin yanında bir araya gelin.” [Tefsiru Râzi]
Toplum arasında adâletin yaygınlaşması, sadece fertlerin çabasıyla mümkün değildir. Adâleti ikâme etmek, öncelikle kendilerine devlet nasip olmuş hükümetlerin görevidir. Devlet yönetiminin adâleti sağlaması Allâh’u Teâlâ’nın bir emridir. Kur’ân’ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:
“Eğer hüküm verirsen, aralarında, adâletle hüküm ver, şüphe yok ki Allâh, adâlet sahiplerini sever.” [Maide: 5/48]
“Şüphesiz Allâh size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor.” [Nisa: 4/58]
“Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adâleti yerine getirsinler.” [Hadid: 57/25]
Yönetim adâleti tesis edecek olursa, zulüm izini kaybeder. Zalimler kaçacak delik arar. Ve böylelikle, adâlet için bir araya gelecek topluluk, mükemmel bir zemin bulur.
Anlaşılacağı üzere, İslâm Devletinin en önemli hedeflerinden birisi, toplumun adâlet ve eşitlik ile muamele gördüğü bir düzen inşâ etmektir. Halkını zulüm ve baskıdan korumaktır. Böyle bir devlet, halkını çaresiz bırakmaz. Sorun yaşayan bireyler, adâleti isteyerek haklarını aramak için yola çıktıklarında, sonuçsuz kalmazlar. Bilakis, yönetim, halkın yollarını genişleterek tüm kolaylıkları önlerine serer. Hak sahibinin, kendi hakkına ulaşmasını sağlar, çabasının boşa çıkmasına asla rıza göstermez. İşte tüm bu zikrettiklerimiz, Ömer radiyallâhu anhu’nun halifeliği sırasında hayat bulmuş şeylerdi. Yaşadığımız şu zulüm çağında böyle bir adâletten bahsetmek kulağa biraz garip gelse de Emiru’l-Müminin radiyallâhu anhu, Allâh’ın izniyle bunu sağlamıştır. Allâh için samimi olan kulların bunu yapabileceğini bizlere kanıtlamıştır.
Adâleti Tesis Etmenin Temel Yolu İslâm Şeriatıdır
Adâlet ile hükmetmenin birinci yolu, devlette İslâm şeriatının hâkim olmasıdır. Kanun ve yasaları İslâm olmayan bir devlet için adâlet kavramından bahsedilemez. Bu sebeple öncelikli görev Allâh’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Bu hükmetme görevi bir fazilet değil emirdir. Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
“Aralarında, Allâh’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allâh’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’ân’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın.” [Maide: 5/49]
“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allâh’ın hükmünden daha güzeldir?” [Maide: 5/50]
Allâh’û Teâlâ, kendi şeriatının dışında hükümler ile hükmedenleri şöyle tehdit etmektedir:
“Kendilerini Allâh’a vermiş olan peygamberlerin ve -Allâh’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- Rablerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” [Maide: 5/44]
Bunun yanı sıra Rabbimiz, kendisinin dışında teşri yapanlar (kanun koyanlar) için “ortaklar” ifâdesini kullanmıştır. O (Azze ve Celle) şöyle buyurmaktadır:
“Yoksa, onların, Allâh’ın dinden izin vermediği şeyleri teşri yapacak ortakları mı var?” [Şûrâ: 42/21]
Son âyet-i kerîme gösteriyor ki Allâh’ın dışında şeriat koyanlar, Allâh’a ortaklık iddiasında bulunmuşlardır. Subhânallâhi ammâ yuşrikûn.
Binâen âleyh; devlet, idâre ve hukuk sistemini İslâm şeriatına göre yaptığında, adâlet birkaç yönden gerçekleşir:
- İslâm Devleti halîfesi, Allâh Azze ve Celle’nin yarattığı arzda, O’nun kanunlarıyla hükmederek, Allâh’u Teâlâ’ya karşı adâleti sağlamış olur.
- Tevhîd dîni İslâm korunur. Şirk, küfür, bidât ve hurâfeler Müslümanlardan def edilir. En büyük adâlet olan tevhîd yerine gelir.
- İçtimai hayatta, yasama yürütme ve yargı adâlet ile işler.
- Siyasî, sosyal, iktisâdi ve askerî gibi alanlarda adâlet sağlanır.
- Cizye karşılığı yaşayan gayrı Müslimler için de adâlet gözetilir.
Ve bunlarla birlikte birçok maslahat celb, mefsedet def edilir.
Ömer radiyallâhu anhu’nun Adâletine Dair Bazı Örnekler
Ömer radiyallâhu anhu halifeliği süresince, adâletini yansıtan birçok amel ortaya koymuştur. İşte onlardan birkaçını paylaşmak istiyoruz:
İmam Malik, Said b. El-Müseyyeb senediyle şunu tahriç etmiştir: “Ömer radiyallâhu anhu’nun karşısına bir Müslüman ve bir Yahudi’nin dâvâsı getirilmişti. Ömer radiyallâhu anhu Yahudi’nin haklı olduğunu gördü ve onun lehine hüküm verdi.” [Muvatta]
Ömer radiyallâhu anhu, her mevsimde valileri ve insanları toplardı. Ve bir gün valilerinde şahitliğinde insanlara: “Ey insanlar! Bunları sizin mallarınızdan alsınlar diye göndermedim. Onları, size hakça davransınlar, elde edilen ganimeti taksim etsinler diye gönderdim. Kime bundan farklı bir muamele yapılmışsa ayağa kalksın” dedi. O sırada bir adam ayağa kalkıp: “Senin valin bana yüz sopa vurdu” dedi. Sopayı vuran vali, Amr b. As radiyallâhu anhu’ydu. Ömer radiyallâhu anhu, Amr b. As radiyallâhu anhu’dan neden vurduğunu açıklamasını istedi. Amr radiyallâhu anhu ayağı kalkıp: “Ey Müminlerin Emiri, şayet böyle yaparsan bu senden sonra bir gelenek haline gelir ve insanlar bu gibi durumlarda senin yanına akın ederler” dedi. Ömer radiyallâhu anhu, buna aldırış etmeyeceğini, Rasûlullâh aleyhisselâm’ın, haksızlığa uğrayanın öcünü aldığını belirtti. Amr bin As radiyallâhu anhu onu razı edeceğini söyledi. Ömer radiyallâhu anhu: “Sen dur, bunu başkası halletsin” dedi ve adama her bir sopaya karşılık iki dirhem para verildi. Şayet adam bundan razı olmasaydı misilleme yapılarak öcü alınacaktı. [İbn Sâd, Tabakat]
Mısırlı bir adam gelip Mısır valisi Amr b. As radiyallâhu anhu’yu şöyle şikâyet etti: “Ey Müminlerin Emiri! Bana yapılan bir zulmü sana açıklamak istiyorum: Amr b. As’ın oğlu ile yarışa girdim ve onu geçtim. Sonra o da bana kırbaçla vurdu ve ‘ben cömertlerin oğluyum’ dedi.” Ardından Ömer radiyallâhu anhu, oğlunu da alıp gelmesi için Amr b. As radiyallâhu anhu’ya mektup yazdı. Amr radiyallâhu anhu oğluyla geldi. Ömer radiyallâhu, zulme uğramış Mısırlı adamı çağırttı. Eline kırbacı verip: “Vur cömertlerin oğluna” dedi. Adam, Amr b. As radiyallâhu anhu’nun oğluna her vurduğunda, Ömer radiyallâhu aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Vur cömertlerin Oğluna!” Olayı gören Enes radiyallâhu anhu: “Allâh’a yemin olsun ki adam vururken biz hoşlanıyorduk ancak bir süre sonra yeterli olduğunu düşünüp durdurulmasını söyledik.” Sonra Ömer radiyallâhu anhu adamdan, Amr b. As radiyallâhu anhu’ya da vurmasını istedi. Adam: “Ey Müminlerin Emini! Bana vuran onun oğluydu, ben intikamımı aldım” dedi. Ömer radiyallâhu anhu, Amr radiyallâhu anhu’ya: “Ne zamandan beridir annelerin hür olarak doğurduklarını köleleştirmektesiniz?” deyince Amr radiyallâhu anhu, bundan haberinin olmadığını söyledi. [Muhammed Bakerim, Vasitiye Ehli Sünne Beynel Fırak]
Ömer radiyallâhu anhu’nun adâletini ortaya koyan birçok örnek vardır. On yıldan fazla süren halifeliği adâlet doludur. Ancak bizler bu kadar örnekle iktifa etmek istiyoruz. Rabbimiz, okuyup amel etmeyi nasip eylesin, Allâhumme âmin.
Adâlet ve Eşitlik Arasındaki Fark
Yeryüzü tağutlarının, küfrî kanunlar ile hükmetmelerinin sebep olduğu birçok tahrifat vardır. Özellikle kavramlar üzerindeki tahrifatlar gün yüzüne çıkmaktadır. Kavramlara, İslâm’ın koyduğundan başka anlamlar yüklendiğinde, başta din olmak üzere birçok alanda sapkınlık gündeme gelir. İşte adâlet kavramı da bu tahrifattan maalesef nasibini almıştır. Bugün adâlet kavramı, İslâm’ın tanımına göre değil, beşerî ideolojilerin tanımlamasına göre bilinmektedir. Teorik olarak hakiki tanımı yapıyor olabilirler. Ancak pratikte durum, bahsettiğimiz gibidir. Onlara göre adâlet, eşitliktir. Herkesin aynı seviyede olması ve aynı muameleyi görmesidir. Ancak bu, zulme kapı açan bir fehimdir. Misal olarak kadın ve erkek eşittir diyerek, görev dağılımını eşit yapacak olursak, kadına zulmetmiş oluruz. Erkek kadına nazaran hem bedenen hem de mental anlamda daha güçlüdür. Kadın daha zayıf olması hasebiyle erkekle asla eşit değildir. Bu sebeple kadın ve erkeğe aynı muamelenin yapılması, kadına yapılacak açık bir zulümdür. Buna benzer birçok örnek verilebilir ancak bu hamur çok su götürür, bu kadarıyla yetinmek istiyoruz.
İslâm’a göre ise adâlet, eşitlik değil, hak edene hakkını vermektir. Yukarıdaki örnek üzerinden devam edersek; erkekler daha güçlü bir yapıya sahip oldukları için daha zorlu görevlerin üstesinden gelebilirler. Ağır işte çalışabilirler. Mental olarak daha kuvvetli oldukları için insan idare edebilir, otorite kurup yönetim sağlayabilirler. Kadınlar ise zarafetin simgesi gibidirler. Korunmaya muhtaç olup daha zayıf yapıdadırlar. Zorlu ve ağır işlerin onlara verilmesi zarafetlerini zedeler. Aciz bir duruma düşüp, aç kurtlar sofrasında yem olabilirler. Bu sebeple, İslâm onları, erkeklerin işlerinden uzak tutarak korur. Sonuç olarak kadın ve erkek eşit yaratılmamışlardır. Bu sebeple eşit muamele göremezler.
Bununla beraber İslâm’da eşitlik ilkesi tamamen reddedilmez. Adâlet ile bağlantılıdır. Adâlet kavramı daha genel bir kavram olup, eşitlik ilkesinin kapsayıcısıdır. Eşitlik ise adâlet kavramının bir gereğidir. Yani her adâlet ile davranan eşitlik ilkesini gözetmiş olur. Ancak eşitlik ilkesince davranan, her zaman adâleti gözetmeyebilir. Öyleyse, adâlet asıldır. Her fırsatta, herkese adâlet ile muamele gerekir. Eşitlik ise her zaman söz konusu olamaz. Kamuoyunun maslahatına olan durumlarda, hukukî işlemlerde ve ümmetin ortak olduğu haklarda, makam ve mevkî gözetilmeksizin eşitliğin sağlanması İslâm’ın emridir. Ömer radiyallâhu anhu bu eşitliği en güzel şekilde sağlamıştır. İleride gelecek örnekler bunu gösterecektir, inşallâh.
Ömer radiyallâhu anhu ve Eşitlik İlkesi
Adâletin bir gereği olarak, neseb, cinsiyet, ten rengi, ırk, makam ve mevkî vs. fark etmeksizin eşitliğin sağlanması İslâm’ın emridir. Çünkü insanlar Allâh’ın indinde eşittir. Ancak takvâlarına göre değer kazanırlar. Bu durum Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle izah edilmiştir:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allâh yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allâh bilendir, her şeyden haberdardır.” [Hucûrat: 49/13]
İnsanlarda olan takvâ yalnızca Allâh’ın ilminde malûmdur. Bu sebeple insanlar nezdinde, Arabın aceme, beyazın siyaha vs. hiçbir üstünlüğü yoktur. İnsanlar arasında, neseb, cinsiyet, ırk, makam-mevkî, idareci veya halk olsun bir sınıf ayrımı yapmak ancak cahiliye âdetidir. İslâm, bu tür ayrımcılığı ve sınıflandırmayı kaldırmış, eşitliği sağlamıştır. Ömer radiyallâhu anhu’nun yaptıkları bunu delil olarak bize sunmaktadır. İşte eşitlik ilkesine dair yaptığı bazı ameller:
Bir defasında Medine ve çevresinde kıtlık yaşanıyordu. Bu sırada Ömer radiyallâhu anhu’nun hizmetçilerinden birisi Ukaz panayırından kırk dirhem karşılığında yağ ve süt almıştı. Ürünleri getirip Ömer radiyallâhu anhu’ya verdi. Bunun üzerine Ömer radiyallâhu anhu şöyle dedi: “Onları pahallı bir fiyata almışsın. Her ikisini de götür ve tasadduk et, onları israf olur korkusuyla yiyemeyeceğim. Halkın başına gelen benim başıma gelmedikçe halim nice olur?!” [Taberî] Onun bu kıtlık zamanındaki durumu diğer insanlardan farklı değildi. Hatta yağlı yiyememekten, kimi zaman karnı guruldardı ve şöyle derdi: “İstediğin kadar gurulda, insanlar yağ yemedikçe sen de yemeyeceksin” [İbnü’l-Cevzî, Menkıbu Ömer]
Ömer radiyallâhu anhu eşitlik ilkesini valilerine ve halka öğretmeden tatbik edecek değildi. Yeme-içme hususunda da buna çok dikkat ediyordu. Utbe b. Ferkad Azerbaycan’a gittiği sırada önüne ikram olarak meyve tatlısı konmuştu. Yediğinde çok hoşuna gitti. O tatlıdan iki sepet hazırlattı ve Ömer radiyallâhu anhu’ya gönderdi. Tatlılar Medine’ye geldi. Ömer radiyallâhu anhu onları görünce merak etti ve tattı. Çok hoşuna gitti. Sonra şöyle dedi: “Müslümanlar da bundan doyunca yiyebiliyorlar mı? Eğer yetmiyorsa bu iki sepeti geri göndereceğim.” Akabinde Utbe radiyallâhu anhu’ya şu mektubu yazdı. “Bu gönderdiğin ne annenin ne de babanın emeğidir. Gönderdiğin bu şeyden doyuncaya kadar Müslümanlara da yedir!” [İbnü’l-Cevzî, Menkıbu Ömer]
Ömer radiyallâhu anhu’nun Mısır’da yaşayan oğlu Abdurrahman, içki içmişti. Mısır valisi Amr b. As, ona had cezasını evinde kimsenin olmadığı yerde uygulamıştı. Ancak bilindiği üzere içki içenin had cezası, ibret-i âlem halkın önünde verilirdi. Bu haberi alan Ömer radiyallâhu anhu derhal Amr b. As’a şöyle bir mektub yazdı: “Benim sözüme ve bana karşı gösterdiğin cesarete hayret ettim. Sen yanlış yaptın. Seni azletmekten başka bir şey düşünmüyorum. Demek sen, Abdurrahman’a cezayı kendi evinde verdin? Biliyorsun ki Abdurrahman senin vatandaşlarından biridir. Diğer Müslümanlara nasıl davranıyorsan ona da öyle davranmalıydın. Fakat sen ‘bu, Mü’minlerin Emiri’nin çocuğudur’ diye düşündün. Sen biliyorsun ki mesele Allâh’ın hakkı olunca insanların benim nazarımda değer bakımından hiçbir farkları yoktur. Bu mektubum sana ulaşınca onu bir aba içinde bana gönder ki herkesin içinde ona ne yaptığımı görsünler.” [İbnü’l-Cevzî, Menkıbu Ömer] Sonuç olarak Abdurrahman Medine’ye gönderildi. Ömer radiyallâhu anhu onu halkın önünde kırbaçladı.
Örneklerden anlaşıldığı üzere Ömer radiyallâhu anhu şahsi menfaatlerini düşünerek veya duygularına kapılarak hareket etmemiştir. Nefsinin en daraldığı kıtlık zamanlarında veya en yakınlarının dâvâlarında dahi eşitliği sağlamıştır. Oğullarına, Allâh’ın hadlerini uygularken hiç çekinmemiştir. En yakınlarına karşı dahi eşitliğe böyle dikkat eden, başkalarına karşı acaba nasıl olur?
Sonuç
Ömer radiyallâhu anhu başta olmak üzere, Raşit Halifeler döneminde adâlet ve eşitlik ilkesi, içtimai hayatta çok güzel bir şekilde işlendi. Akrabalık duyguları, geçici ünvanlar, makam-mevkî, zenginlik ve din farklılığı gibi şeyler adâlet ve eşitliğin bozulmasına sebep olmadı. Toplum bu dönemde adâlet ve eşitlik esasını çok güzel şekilde kavradığı için kavmiyetçilik ortadan kalktı. İnsanlar seçkinlik iddiasında bulunamadılar, gereksiz hak talep edemediler. Üst sınıf, alt sınıf insan ayrımı unutuldu. Şerefli olduğunu söyleyenler, zayıfların sırtına binemedi. Zayıf olanlar haklarını hiç çekinmeden talep edebildiler. Cahiliye düşünceleri bir kenara bırakıldı ve toplumun refah seviyesi yükseldi. Devlet, ferdî ve içtimâî olarak nurlandı. Bu nurun kaynağı İslâm’ın ta kendisidir. İslâm hakkıyla tatbik edildiğinde bireyler ve toplumlar ıslah olmuştur ve olacaktır. Ömer radiyallâhu anhu’nun halifeliği, bunun açık kanıtıdır.
Rabbimiz bizlere İslâm ile yaşayıp İslâm ile ölebilmeyi nasip eylesin. Kendi kanun ve nizamına boyun eğip tüm tağutların küfrî ve zulmî sistemlerini reddetmeyi, Bizlere ve nesillerimize nasip eylesin. Şeriat-ı Garra’yı üzerimize bir nur kandili kılsın, Allâhumme âmin.
Selâm ve duâ ile…
Minhâc Dergisi 17. Sayı | Nisan 2026 | Ali Eren
Bir Cevap Yaz
