İnsanları yaratan ve onları hidayet yollarına ileten Allâh’ın adıyla…
Allâh’a hamd, Rasûlü’ne salat ve selam olsun.
Rasûllerin son münâdisi, Rasûl’ü zi’şan efendimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, insanları İslâm çatısı altında toplamış, onlara dini, sünneti, kardeşliği, vahdeti öğretmiş, görevini tamamlamıştır. Ancak Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in ahirete intihâlinin üzerine olan olmuş, fitneler zuhur etmiş, bidâtler gündeme gelip itikâdi fırkalaşmalar başlamıştır. Bu durum karşısında, Allâh Azze ve Celle’nin ihlaslı kulları kolları sıvamış ve pak dinin mihmandarlığını yapmışlardır. Sonradan uydurulan bid’atlere ve ehline savaş açıp, Sünnetin müdavimleri olmuşlardır. İşte bu müdavimlere Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat adı verilir.
Allâh Azze ve Celle’nin izniyle bu yazımızda, cehennemden kurtulmuş tek fırka olan Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’ten bahsedeceğiz. Yardım ve başarı ancak Allâh Azze ve Celle’dendir.
Sünnet Kavramı
Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’i açıklamadan önce, sünnet kavramına değinmemiz daha doğru olacaktır. Sünnet sözlük anlamı itibariyle: “Siyret (yaşayış tarzı) tabiat ve gidilen yol” demektir. Kur’ân-ı Kerîm, bu anlama ışık tutmaktadır:
“Allâh, size (hükümlerini) açıklamak, size, sizden öncekilerin yollarını göstermek…” [Nisa: 4/26]
Âyet-i kerîmede geçen “yollarını”tabiri Sünnet manasındadır.
Sünnetin istilâhi manası ise; Rasûlullâh aleyhisselâm’dan sâdır olan kavlî, fiilî ve takrirî her şeydir.
Sünnet kavramı, detaylandıkça hazinelerini bize sunan zengin bir kavramdır ve İslâm için büyük bir öneme sahiptir. O, şeriatın ikinci kaynağı durumundadır. Şu âyet-i kerîme, buna işaret etmektedir:
“Siz evlerinizde okunan Allâh’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.” [Ahzab: 33/34]
Ashâb radiyallâhu anhum ve tabiîn rahimehumullâh buradaki ‘hikmet’ kelimesini Sünnet diye tefsir etmişlerdir.
Ebu Bekir radiyallâhu anhu Sünneti: “Sünnet, Allâh’ın sapasağlam ipidir.” [El-İbânetü’l-Kübrâ] şeklinde yorumlamıştır.
Genel anlamda Sünnet, Rasûlullâh aleyhisselâm’ın getirdiği, terki mümkün olmayan dindir. Bu genellemeden dallanıp budaklanan özel durumlarda olabilir(faziletli ameller gibi). En iyisini bilen Allâh Azze ve Celle’dir.
Cemaat Kavramı
Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat kavramı, iki kelimeden oluşan bir terkip olduğuna göre, ikinci kelimesi olan cemaat kavramını da kısaca açıklamamız gerekmektedir.
Cemaat sözlükte: “Toplamak, toplanmak, bir araya gelmek” manalarına gelmektedir. İstilâhî manası ise: “Apaçık hak olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet etrafında toplanmış, sahâbe, tabiîn ve onlara kıyâmete kadar, ihsân ilkesince tabi olacak olanlara verilen isimdir.”
Cemaat kavramı da, dinimiz mübin İslâm’da, önemli bir yere sahiptir. Allâh Azze ve Celle, Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere, cem olmayı emretmektedir:
“Hep birlikte Allâh’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın.” [Âli-i İmrân: 3/103]
Rasûlullâh aleyhisselâm ise, cemaat hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Cemaat rahmettir, tefrika ise azaptır.” [Ahmed]
“Allâh’ın eli cemaatin üzerindedir. Cemaatten ayrılan ateşe ayrılmış olur.” [Tirmizî]
İslâm üzere cem olmayı, Allâh Azze ve Celle ve Rasûlü övmüştür. Cemaat olmak hayırları celp eder. Cemaat olmak; birliktir, güçtür, dertleri paylaşmak, sorunları aşmaktır. Cemaat olmak, kâfire vurulan manevî bir kırbaçtır. Tek kalana şeytanın musallat olması, pek tabiîdir. İslâm, içtimai bir toplumdur. Bu sebeple hak cemaat üzerinde toplanmak, kaçınılmazdır.
Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat
Sünnet ve cemaat kavramlarından kısaca bahsettikten sonra, yazımızın kilit noktası olan, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat kavramına artık değinebiliriz. Görüldüğü gibi bu kavram, iki kelimenin terkibinden oluşmuştur. Sünnet üzere toplanmış, Sünnet’i şiar edinmiş, onu hayat tarzı yapmış sâlih zatların, kendilerine verdiği isimdir Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat. Onlar, akidelerinde, amellerinde ve menheclerinde hiçbir bid’ata yer vermemişler, Rasûlullâh aleyhisselâm’ın Sünneti’nin neferleri olmuşlar. İfrat ve tefrit arasında itidâl yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat, Rasûlullâh aleyhisselâm’ın haber verdiği diğer 72 bâtıl fırkadan ayrılıp hak yolunu tutan tek fırkadır. Yukarıda geçen cemaatin istilâhi tanımı aslında Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’in tanımıdır. Bu sebeple tekrardan burada da bahsetme gereksiniminde bulunmadık.
Ehl-i Sünnet, amelde, Hanefî, Mâlikî, Şâfî ve Hanbelî mezheplerine ayrılır. Akîdevî yaklaşım farklılığına göre ise; selefî, mâturidî ve eşârî olarak üçe ayrılır. Bu üç yaklaşım da umumî olarak Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat dairesi içindedir. Ehl-i Sünnet’in ilk müntesibleri, Rasûlullâh aleyhisselâm’ın üstünlüklerine şâhid olduğu sahâbe radiyallâhu anhum’dur. Onların izinden, ihsan ilkesince gitmiş ve gidecek olanlar da bu cemaatin birer müntesibidir. İşte güzel âkibet bu Cemaat’indir.
Neden Bu İsmi Aldılar?
Allâh Azze ve Celle, Rasûlullâh aleyhissellâm ve sahâbe-i kirâmı, İslâm çatısı altında bir araya topladı. Sahâbe-i kirâm, Rasûlullâh aleyhissellâm’ın yolundan bir an bile sapmadı. Onlardan sonra gelen iki nesil de bozulmadan onları takip edebildi. Bu şekilde hayırlı olan ilk üç nesil, ortaya çıkmış oldu. Bu çağlar, İslâm’ın altın çağlarıydı. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bu üç nesil için şöyle buyurmaktadır:
“En hayırlı nesil benim zamanımda yaşayan nesildir. Sonra ondan sonra gelenler; sonra da ondan sonra gelenlerdir.” [Buharî; Müslim]
İnsan demek ihtilaf demektir, fitne demektir. Elbette ki bu dönem içerisinde de fitneler oluşabiliyordu, neyse ki kontrol etmek zor olmuyordu. Ancak hicri üçüncü asırdan sonra filizlenen fitne tohumları, büyümeye başladı. Artık sünnet, yavaş yavaş unutulmaya yüz tuttu. Her taraftan hevâ ve bid’at ehli peydahlanıyor, fitne, İslâm coğrafyalarını zehirli bir sarmaşık gibi sarıyordu. Akîdevi ayrılıklar patlak veriyor, tefrika iyice genişliyordu. Bir taraftan Sünneti bırakıp aklı, naklin önüne geçiren, ifrata varan, kelamcı, mutezile, hariciye gibi ekoller türüyor, bir taraftan da tefrit ehli, dinde olmayan şeyleri ihdas eden, îmânla alakalı olmadık şeyler söyleyen, akîdelerinde oldukça gevşeklik gösteren irca ehli yaygınlaşıyordu. Ancak dinini kıyâmete kadar koruyacağını söyleyen Allâh Azze ve Celle, bozulmaya yüz tutmuş olan İslâm akîdesini ve menhecini koruyacak sâlih zatları, bu dönemlerde de eksik etmedi. Gönderilen bu sâlih zatların en büyük özelliklerinden biri, sünnet ehli olmalarıydı. Onlar Sünnet-i Seniyye’ye bağlı kalarak haktan kopmadılar. Bu sebeple kendilerine, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat adını verdiler. Allâh Azze ve Celle, Sünnet ehli bu cemaat eliyle, tüm dalalet ehlini, zelil kıldı. Nihâyetinde Ehl-i Sünnet akîdesi baki kaldı, bid’at ehlinin vehimleri ise tarihin tozlu raflarına kaldırıldı.
Ehl-i Bid’at
Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’tan bahsettiğimize göre, onun hilafında olan fırkalardan da biraz bahsedelim. Bu fırkaların birkaçından yukarıda bahsetmiştik. Bu fırkalara tek tek değinmektense, genel hatlarıyla değerlendirmemiz daha uygun olacaktır.
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:
“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi cehennemdedir. Sahâbe: ‘Kurtulan fırka hangisidir ey Allâh’ın Rasûlü?’ diye sordular. ‘Benim ve ashâbımın yolundan gidenlerdir.’ Buyurdu” [Tirmizi; İbni Mâce]
Görüldüğü gibi, oluşacak olan bu fırkalaşmayı, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem bize haber vermiştir. Biri haricinde tüm fırkaların, cehennemde olduğunu söylemiştir. Kurtulacak tek fırkanınsa, kendisinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashâbının (radiyallâhu anhum) yoluna uyanlar olduğunu buyurmuştur. Buna göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ve onun sahâbesinin sünnetini terk eden her bir fırka, helak olmaya mahkûmdur. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:
“İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size Sünnetimi, hidayete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sakının. Çünkü her uydurma bid’at, her bid’at sapıklıktır.” [Ebu Dâvud]
Tüm sapık fırkalar, Sünneti bırakarak, bid’atlara daldıkları için saptılar. Kas katı kesilmiş kalpleri hevâyı mezheb edindi. Hakkı bâtıl, bâtılı hak gördüler. Hak ehlini düşman bellediler. Onlar nassı, akıl ile yordular, ya da akılları ile bid’atlar ihdas ettiler. Bu sebeple akîdeleri ve menhecleri, Rasûlullâh’ın yolunun dışına çıktı. Saptılar, saptırdılar. Küfre düştüler ve düşürdüler. Sonuç olarak da dalâlet alınlarına bir damga gibi vuruldu. Tabiinin büyüklerinden Ebû Bişr Abdullâh b. Firûz ed-Deylemî rahimehullâh konuyla alâkalı olarak şöyle buyunmaktadır:
“Dinin elden çıkışı Sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de Sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar.” [Deylemî, Mukaddime]
Allâh’u Teâlâ, bizlere hidayet nimetini verdikten sonra ayaklarımızı sabit kılsın. Göz açıp kapayıncaya kadar dahi, bizleri nefsimizle baş başa bırakmasın, Allâhumme âmin.
Bizler de Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat mıyız?
Ehl-i Sünnet’i ayıran en büyük özellik, adından da anlaşıldığı üzere, Sünnet ehli olmalarıdır. Ehl-i Sünnet olanlar, kulluklarını tevhîd üzere yaşarlar. Akîdelerine asla şirk bulaştırmazlar. İslâm’dan çıkaran şirk ve küfür meselelerini ivedilikle bilirler. Tağutları reddetmeden Kelime-i Tevhîd’in bir fayda sağlamayacağına inanırlar. Onlar, her türlü bid’atten uzak bir şekilde yaşarlar. Akîdelerinde, amellerinde ve menheclerinde, mihenk taşı ancak Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet olur. Hurâfelere kulak asmazlar, atalar dinini terk ederler. Amellerini, dört mezhebin fıkhına göre yaparlar. Ahlâklarını Sünnete göre tashih ederler. Kısacası övülmüş selefin izini takip eder, onların yetindikleri şeylerle yetinirler. İfrat ve tefritten uzak, vasat bir çizgide yol izlerler. Peki, bizler de Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’in, bu özelliklerine sahip miyiz?
Hatime
Yukarıda bahsettiğimiz fırkalaşmayı, günümüzde de müşâhede etmekteyiz. Bu tefrikanın içinden tek çıkış yolu, kurtuluş fırkasına yapışmaktır. İşte bu fırka, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’tir. Bu Cemaat, tefritten öte, ifrattan beridir. Felsefî kelamlardan uzak durup vahyin nuruna teslim olur. Sahâbeyi tan etmekten kaçındığı gibi sevmede de itidali kollar. Aşırıya gidip Ehl-i Sünnet imamlarını ve Müslümanları haksız yere tekfir etmediği gibi, Allâh’ın küfür hükmü verdiklerine Müslüman deme haksızlığında da bulunmaz. Tüm tağutları reddedip Allâh’ı tevhîd eder. O’nun (Azze ve Celle) isim ve sıfatlarını, hiçbir temsil, tekyif, tahrif ve tatil yapmaksızın, geldiği gibi kabul eder. Ve daha birçok meselede vasat çizgiden ayrılmaz. Ehl-i Sünnet’in tutmuş olduğu bu vasat yol, hakkı arayanlar için tek kurtuluş yoludur.
Bugün, kendilerini Ehl-i Sünnet’e nispet edenlerin sayısı oldukça fazlalaştı. Bilinmelidir ki, ‘Ben Ehl-i Sünnetim’ demek, kişiyi Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’e müntesip kılmaz. Ancak, tüm akîdevî ve amelî bid’atları ve ehlini terk edenler, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Sünnet’e mutlak itaat edenler ve selefin fehmine yapışanlar müstesnâ… İmam Mâlik’in şu sözüyle konumuzu hitama erdiriyoruz: “Selef ne ile ıslah olduysa, sonradan gelenlerde öyle ıslah olur. O gün din olmayan şey bugün de din değildir.” [Tertîbü’l-Medârik]
Rabbimiz bizleri, Kur’ân-ı Kerîm’den, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nden ve selefin izinden bir an bile ayırmasın. Bizleri hakka iletsin, hakkı da galip eylesin, Allâhumme Âmin.
Selâm ve duâ ile…
Minhâc Dergisi 17. Sayı | Nisan 2026 | Ali Eren
Bir Cevap Yaz
