Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlü’dür.
Bundan sonra:
***
13- el-Alîm:
اَلْعَلِيمُ
el-Alîm ismi; “Her şeyi hakkıyla bilen; gizli-açık, geçmiş-gelecek hiçbir şey ilminin dışında kalmayan.”
el-Alîm ismi, Allâh’u Teâlâ’nın ilminin her şeyi mutlak bir sûrette kuşattığını; varlıkların en ince detaylarını, kalblerde saklı tutulan niyetleri, kâinattaki tüm değişimleri ezelî ve ebedî olarak bildiğini ifâde eder. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ﴾
“Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen el-Alîm’sin (her şeyi hakkıyla bilensin), el-Hakîm’sin (hüküm ve hikmet sâhibisin).” [Bakara: 2/32]
Allâh Azze ve Celle’nin ilmi, mahlukatta olduğu gibi sonradan kazanılmış (müktesep), sebeblere bağlı veya zamanla artıp eksilen bir ilim değildir. O’nun bilmesi cehalet, unutkanlık, yanılma veya şüphe gibi her türlü noksanlıktan münezzehtir. Gökte ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O’nun ilminden gizli kalamaz. Eşyânın hakîkatini, varlığın kök yapısını, kâinat kitâbının dizilişini ve kâinattaki her bir zerrenin yerini ve konumunu hakkıyla bilen yegâne zât O’dur.
﴿وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا اِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا﴾
“Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin…” [En’âm: 6/59]
İnsânlara bilmediklerini öğreten, kelimelerin yapısal dönüşümlerinden cümlelerin en ince anlam tabakalarına kadar idrâk yeteneği lütfeden mutlak muallim Allâh’tır. Mahlukatın zahirî hallerini olduğu kadar bâtınî sırlarını da aynı netlikle bilir. Zîrâ karanlık bir gecede, kara bir taşın üzerinde yürüyen kara karıncanın ayak sesini işiten ve onun içindeki ihtiyacı bilen el-Alîm’dir. Bu isim aynı zamanda mutlak adâletin teminatıdır; zîrâ kimin hangi amelini, hangi niyet ve ihlâsla yaptığını ancak O hakkıyla bilir ve karşılığını buna göre eksiksiz verir.
Öyleyse kul, hayatının her anında, gizli veya açık her amelinde el-Alîm olan Allâh’ın gözetimi altında olduğunu idrâk ederek yaşamalıdır. İlim yolculuğunda ne kadar derinleşirse derinleşsin, öğrendiği her bir kuralın ve cümlenin kendisini Rabbine yaklaştıran bir lütuf olduğunu unutmamalı, kendi kısıtlı bilgisiyle asla kibre kapılmamalıdır. İç dünyâsını ve zihnini Allâh’ın râzı olmayacağı düşüncelerden arındırmalı, asıl ilmin satırlarda değil, Allâh’ın kalblere ilham ettiği nûrda yattığını bilerek O’ndan dâima faydalı ilim niyaz etmelidir.
***
14- el-Kâbıd:
الْقَابِضُ
el-Kâbıd ismi; “hikmeti gereği dilediğinin rızkını ve imkânlarını daraltan; dilediği şey üzerinde darlık meydana getiren, ruhları bedenlerden alarak ölümleri gerçekleştiren” mânâsına gelir. Bu isim, Arapçada bir şeyi avuç içine almak, tutmak ve daraltmak anlamındaki “kabz” (الْقَبْضُ) kökünden türemiştir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً وَاللَّهُ يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
“Kim Allâh’a güzel bir borç verirse, Allâh da onu kat kat artırır. Allâh daraltır (Kâbıd) ve genişletir (Bâsıt); ve (sonunda) O’na döndürüleceksiniz.” [Bakara: 2/245]
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, mutlak irâdesiyle dilediği kulunun rızkını daraltan, imkânlarını kısıtlayandır. Bu daraltma asla bir zulüm veya haksızlık değil, aksine O’nun sonsuz hikmetinin, imtihan sırrının ve mutlak adâletinin bir tecellisidir. Eğer Allâh, bütün kullarına rızkı sınırlar ötesi verseydi, yeryüzünde azgınlık baş gösterirdi. O, mahlûkatını el-Kâbıd ismiyle terbiye eder; insânı dünya malına aşırı bağımlılıktan kurtarıp, acziyetini hissettirerek sadece kendisine yönelmesini sağlar.
Allâh Azze ve Celle’nin kabzetmesi (daraltması) yalnızca maddî rızıkla sınırlı değildir. Bazen kullarının kalblerini kabzeder; kul iç dünyâsında bir darlık, hüzün ve sıkıntı hisseder. Bu mânevî kabz hâli, kulun kibrinden arınması, istiğfara ve duâya sarılması, günahlarından pişmanlık duyarak Rabbine tam bir acziyetle iltica etmesi içindir. Aynı zamanda O, eceli gelenlerin ruhlarını kabzeden, gölgeleri çekip alan ve varlık âlemindeki aydınlığı kabzedip geceyi getirendir.
Öyleyse kul, hayatında karşılaştığı maddî veya mânevî darlıkların, rızkındaki kesintilerin veya kalbindeki sıkışmaların el-Kâbıd olan Allâh’ın ilâhî bir terbiyesi olduğunu idrâk etmelidir. Rızkı daraldığında isyâna düşmemeli, ümitsizliğe kapılmamalı ve bunun geçici bir imtihan olduğunu bilerek sabretmelidir. Darlığı genişliğe, sıkıntıyı ferahlığa çevirecek yegâne kudretin Allâh olduğunu unutmamalı ve her darlığın (kabz) ardında muhakkak bir genişliğin (bast) gizli olduğuna tam bir yakîn ile inanarak Rabbine yönelmelidir.
***
15- el-Bâsit:
الْبَاسِطُ
el-Bâsıt ismi; “hikmeti gereği dilediğinin rızkını ve imkânlarını genişleten; kullarına ferahlık ve genişlik veren, ruhları bedenlere yayan” mânâsına gelir. Arapçada açmak, yaymak, bollaştırmak ve ferahlatmak anlamlarındaki “bast” (الْبَسْطُ) kökünden türemiştir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
﴿لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ﴿١٢﴾﴾
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı genişletir (Bâsıt) ve daraltır (Kâbıd). Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.” [Şûrâ: 42/12]
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, sonsuz lütfu, keremi ve hikmetiyle kullarının rızkını, imkânlarını ve ilmini genişletendir. O, dilediği kuluna dünyevî nimetleri bolca ihsân eder, yollarını açar ve yaşam alanlarını ferahlatır. Allâh, el-Bâsıt ismiyle yeryüzüne rahmetini yayar, bulutları gökyüzünde dilediği gibi genişletir, rahmet yağmurlarını indirerek ölü topraklara yeniden can verir. O’nun rızkı genişletmesi, mutlak zenginliğinin ve cömertliğinin bir tecellisidir; ancak bu bolluk aynı zamanda kulun şükrünü sınamak ve onu Rabbine daha da yakınlaştırmak için tasarlanmış ilâhî bir imtihandır.
Allâh Azze ve Celle’nin bast etmesi (genişletmesi) yalnızca maddî nimetlerle sınırlı değildir. Bazen mânevî daralmalar, kederler ve hüzünlerle sıkışan (kabz hâli yaşayan) kalbleri sekînet, hidâyet ve îmân nûruyla ferahlatan O’dur. Daralan göğüslere inşirah veren, dertlerin ardından huzur kapılarını aralayan el-Bâsıt’tır. O, uykuda veya ölümde kabzettiği ruhları, uyanış veya diriliş vakti geldiğinde yeniden bedenlere yayan yegâne kudrettir. Allâh’ın el-Bâsıt ismi, daraltan mânâsındaki el-Kâbıd ismiyle dâima bir denge içindedir; bu iki ismin tecellisi kâinattaki muazzam ahengi ve Allâh’ın mutlak tasarrufunu gösterir.
Öyleyse kul, hayatında maddî veya mânevî bir genişlik, rızkında bir bolluk ve kalbinde bir ferahlık hissettiğinde, tüm bunların el-Bâsıt olan Allâh’ın bir lütfu olduğunu idrâk etmelidir. Nimetler çoğaldığında nefsinin esiri olmamalı, şımarmamalı ve kibre kapılmamalıdır; bilakis şükrünü artırarak elindeki imkânları Allâh’ın râzı olacağı yollarda cömertçe infak etmelidir. Daraldığı, rızkının veya göğsünün sıkıştığı zorluk anlarında ise asla ümitsizliğe düşmemeli, her darlığın (kabz) ardından muhakkak bir genişliği (bast) getirecek olan Rabbine hüsnüzan besleyerek O’nun rahmet kapısına duâ ve tevekkül ile sığınmalıdır.
***
16- el-Hâfid:
الْخَافِضُ
el-Hâfıd ismi; “hikmeti gereği dilediğini alçaltan, makam ve mertebeleri düşüren; kibirlenen, zâlim ve haddi aşanları zelîl eden” mânâsına gelir. Bu isim, Arapçada indirmek, alçaltmak ve değerini düşürmek anlamındaki “hafd” (الْخَفْضُ) kökünden türemiştir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۖ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٢٦﴾﴾
“De ki: Ey mülkün sâhibi Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın. Dilediğini azîz edersin (yüceltirsin), dilediğini zelîl edersin (alçaltırsın). Hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla kâdirsin.” [Âli İmrân: 3/26]
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, mutlak adâleti ve hikmeti gereği, yeryüzünde büyüklük taslayanları, kendisine isyân edenleri ve mazlumlara zulmedenleri el-Hâfıd ismiyle alçaltır. O, sahte ilâhlık taslayan zorbaları, malıyla şımaranları ve gücüne güvenen müstekbirleri hiç beklemedikleri bir anda yerle yeksan edendir. Bu alçaltma, sadece dünyevî makamların ve güçlerin elden gitmesiyle sınırlı değildir; asıl alçalma, Allâh’ın kulu rahmetinden uzaklaştırması, kalbini hakikate karşı mühürlemesi ve âhirette onu Cehennemin en alt tabakalarına (esfel-i sâfilîn) düşürmesidir.
Allâh Azze ve Celle’nin el-Hâfıd ismi, dâima yücelten mânâsındaki er-Râfi’ ismiyle birlikte tecelli eder. O, hakkı inkâr edenleri alçaltırken, îmân edip sâlih amel işleyenleri yüceltir. Kâinattaki tüm değişimler, makamların el değiştirmesi ve zâlim sistemlerin çöküp dağılması O’nun Hâfıd ve Râfi’ isimlerinin birer yansımasıdır. İnsân ne kadar yüksek bir mevkiye ulaşırsa ulaşsın, Allâh dilemedikçe orada tutunamaz; Allâh’ın alçalttığını yüceltecek, yücelttiğini de alçaltacak hiçbir güç ve otorite yoktur.
Öyleyse kul, el-Hâfıd olan Allâh’ın azâmeti karşısında kendi acziyetini idrâk etmeli ve dâima tevazu sâhibi olmalıdır. Sâhib olduğu makam, ilim veya servetle asla insânlara karşı kibirlenmemeli ve yeryüzünde haddi aşmamalıdır. Bilmelidir ki kibir, Allâh’ın en sevmediği hasletlerden biridir ve kibre kapılanların sonu el-Hâfıd olanın kudretiyle zelîl olmaktır. Kul, dünyevî hırslara kapılıp Allâh katındaki derecesini düşürecek günahlardan şiddetle sakınmalı, sadece O’nun rızâsını kazanarak mânen yücelmeyi talep etmeli ve her dâim nefsinin şerrinden ve zilletten kurtulmak için O’na iltica etmelidir.
***
17- er-Râfi:
الرَّافِعُ
er-Râfi’ ismi; “hikmeti gereği dilediğini yükselten, makam ve mertebelerini artıran; îmân, ilim ve itaat sâhibi kullarının derecelerini hem dünyâda hem de âhirette yücelten” mânâsına gelir. Bu isim, Arapçada yukarı kaldırmak, yükseltmek ve değerini artırmak anlamındaki “ref’” (الرَّفْعُ) kökünden türemiştir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
﴿يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ ﴿١١﴾﴾
“Allâh, içinizden îmân edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir. Allâh, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” [Mücâdele: 58/11]
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, mutlak irâdesi ve lütfuyla dilediği kullarının kadrini, kıymetini ve şerefini yüceltendir. O, hakikati savunanları, kendisine ihlâsla itaat edenleri ve sâlih amel işleyenleri er-Râfi’ ismiyle üstün kılar. Zilletten izzete, küfrün karanlığından îmânın aydınlığına çıkaran O’dur. Bu yüceltme hem dünyevî olarak makam, rızık ve insânlar arasındaki itibar ile hem de mânevî olarak kalbin nûru, takvâ derecesi ve âhiretteki Cennet mertebeleri ile gerçekleşir.
Allâh Azze ve Celle’nin er-Râfi’ ismi, dâima alçaltan mânâsındaki el-Hâfıd ismiyle birlikte tecelli eder. O, hakkı bâtıla karşı yükseltir; tevhid ehlini yüceltirken, kibirlenen zâlimleri alçaltır. Allâh’ın yücelttiği bir kimseyi alçaltacak, O’nun değerini düşürdüğü bir kimseyi ise yüceltecek hiçbir güç yoktur. İlim ve takvâ, kulun Allâh katında yükselmesinin en temel iki vesîlesidir. Göğü direksiz olarak yükselten O olduğu gibi, kalbleri de Kur’ân’ın nûruyla aşağıların aşağısından en yüce makamlara çıkaran yine O’dur.
Öyleyse kul, makam, şeref ve izzeti fâni insânların yanında veya geçici dünyalık vasıtalarda değil, yalnızca er-Râfi’ olan Allâh’ın katında aramalıdır. Allâh katında yücelmenin yolunun tevazu, ihlâs, ilim ve takvâdan geçtiğini bilerek, kibre kapılmaktan şiddetle sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kim Allâh için tevazu gösterirse Allâh onu yüceltir” müjdesi şuuruyla hareket etmeli, elde ettiği maddî veya mânevî her türlü derecenin kendi nefsinden değil, Allâh’ın bir lütfu olduğunun idrâkiyle Rabbine karşı şükrünü dâima artırmalıdır.
***
18- el-Muizz:
الْمُعِزُّ
el-Muizz ismi; “dilediğine izzet, şeref ve üstünlük veren, haysiyet ve onur bahşederek kullarını azîz kılan” mânâsına gelir. Bu isim, Arapçada yüceltmek, kıymetlendirmek, kuvvet ve şeref vermek anlamındaki “izzet” (الْعِزَّةُ) kökünden türemiştir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۖ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٢٦﴾﴾
“De ki: Ey mülkün sâhibi Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın. Dilediğini azîz edersin (yüceltirsin), dilediğini zelîl edersin (alçaltırsın). Hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla kâdirsin.” [Âl-i İmrân: 3/26]
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, izzetin, gücün ve şerefin mutlak kaynağıdır. O, el-Muizz ismiyle dilediği kuluna hidâyet, îmân ve faydalı ilim vererek onu yüceltir, rızâsı doğrultusunda sâlih ameller işletir ve insânlar arasında ona heybet ve itibar kazandırır. Hakikî izzet, Allâh’ın dînine sımsıkı sarılmakta ve O’na lâyıkıyla kul olmaktadır. Allâh kime izzet verirse, dünyâ bir araya gelse onu zelîl edemez; kime de zilleti tattırırsa onu hiçbir güç azîz kılamaz.
Allâh Azze ve Celle’nin el-Muizz ismi, O’nun yücelten ve değer katan mutlak kudretini ifâde ederken, dâima dilediğini alçaltan mânâsındaki el-Müzill ismiyle birlikte tecelli eder. İzzet; fâni olan makamlarda, servette, soyda veya dünyevî güçte değil, yalnızca Bâkî olan Allâh’ın katındadır. O, mü’minleri takvâ libasıyla azîz kılarak onları şereflendirmiş, şeytânı ve yeryüzünde büyüklük taslayanları ise isyânları sebebiyle alçaltmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in, ﴿وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِه۪ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ﴾ “İzzet (güç, onur ve üstünlük) ancak Allâh’ın, O’nun Rasûlü’nün ve mü’minlerindir; fakat münâfıklar bunu bilmezler.” [Münâfikûn: 63/8] beyânı bu hakikati en güzel şekilde ortaya koyar.
Öyleyse kul, izzet ve şerefi zenginlikte, makamda, şöhrette veya insânların övgüsünde değil, yalnızca el-Muizz olan Allâh’a itaatte aramalıdır. Fânilere yaranmak, makam elde etmek veya dünyevî menfaatler sağlamak uğruna şahsiyetinden ve inancından taviz vererek kendini zelîl duruma düşürmekten şiddetle sakınmalıdır. En büyük izzetin Allâh’a hakkıyla kul olmak ve O’nun şerîatına teslim olmak olduğu şuuruyla yaşamalı; günahların, kibrin ve nefse köleliğin insânı ancak zillete sürükleyeceğini bilerek dâima Allâh’tan hakikî şeref, onur ve istikamet niyaz etmelidir.
***
19- el-Müzill:
el-Müzill الْمُذِلُّ ismi; “dilediğini zillete düşüren, alçaltan ve hor hâle getiren; kendisine isyân edenleri, kibre kapılanları ve haddi aşanları hakir kılan” mânâsına gelir. Bu isim, Arapçada horluk, hakirlik, boyun eğdirme ve değersizlik anlamlarındaki “zillet” (الذِّلَّةُ) kökünden türemiştir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۖ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٢٦﴾﴾
“De ki: Ey mülkün sâhibi Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın. Dilediğini azîz edersin (yüceltirsin), dilediğini zelîl edersin (alçaltırsın). Hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla kâdirsin.” [Âl-i İmrân: 3/26]
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, mutlak irâdesi ve kusursuz adâleti gereği, yeryüzünde büyüklük taslayanları, hakkı inkâr edenleri ve kendi koyduğu sınırları aşan zâlimleri el-Müzill ismiyle alçaltır. Zillet, Allâh’ın bir kuldan rahmetini, hidâyetini ve lütfunu çekip alması, onu kendi nefsinin esaretiyle baş başa bırakmasıdır. Allâh kimi zelîl kılarsa, artık onu yüceltecek ve ona itibar kazandıracak hiçbir güç yoktur. İsyankârlar dünyevî anlamda geçici bir makam veya servet sâhibi olsalar dahi kalbleri dâima zillete mahkûmdur; asıl alçalma ise âhirette ebedî hüsrana uğramaktır.
Allâh Azze ve Celle’nin el-Müzill ismi, dilediğine onur ve şeref bahşeden mânâsındaki el-Muizz ismiyle birlikte kâinattaki mutlak dengeyi ve ilâhî adâleti tesis eder. O, mü’minleri itaati ve takvâsıyla azîz kılarken; münâfıkları, müşrikleri ve şeytânın izinden gidenleri işledikleri cürümler sebebiyle hor ve hakir kılar. Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’a ve Rasûlü’ne düşmanlık edenlerin, en zelîl kimseler (el-ezellîn) arasında olacağı açıkça beyân edilmiştir. Bu alçaltma asla bir haksızlık değil; bilakis kulun kendi nefsinin, kibrinin ve Allâh’ın şerîatından yüz çevirmesinin hak edilmiş bir karşılığıdır.
Öyleyse kul, el-Müzill olan Allâh’ın azâmeti ve mutlak kudreti karşısında kendi acziyetini bilmeli, nefsine ve dünyevî makamına güvenerek kibirlenmekten şiddetle sakınmalıdır. İzzeti (şeref ve yüceliği) Allâh’ın dininden kopuk bir şekilde fâni insânların yanında, parada veya mevkide aramanın kişiyi eninde sonunda zillete sürükleyeceğini idrâk etmelidir. Günahların, haramların ve Allâh’a isyânın insânı mânen alçalttığını bilerek, her türlü hatâsından derhal tevbe etmelidir. Kul, “Allâh’ım! Senin lütfunla azîz olmak isterim, isyânımla zelîl olmaktan yine sana sığınırım” şuuruyla dâima Rabbine iltica etmeli ve boyun eğilecek yegâne makamın Allâh’ın huzuru olduğunu asla unutmamalıdır.
***
Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
Minhâc Dergisi 18. Sayı | Temmuz 2026 | Kaan Salih
Bir Cevap Yaz
