En güzel isimlerin ve yüce sıfatların sahibi Allâh’ın adıyla. Hamd; “Rabbinin sözü, doğruluk ve adâlet bakımından tamamlanmıştır.” [En’âm: 6/115] diye buyuran, mîzânı koyan ve kullarını zerre kadar haksızlığa uğratmayan el-Adl olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm; “Ben ancak aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.” [Buhârî] diye buyuran Nebîmiz aleyhissalâtu vesselâm’a ve O’nun pak âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın izni ve inâyetiyle inşallâh “adâlet” kavramını tahlil etmeye ve bu kavramı, hem nebî hem hükümdar kılınan Süleyman aleyhisselâm’ın kıssası üzerinden hikmetli yöneticinin vasıflarıyla birlikte anlamaya çalışacağım.
Kulun yeryüzündeki ilk vazifesi kulluk, ikincisi imârdır; bu ikisi bir araya geldiğinde yönetim doğar. Yönetim, emanetlerin en ağırıdır; zira yönetici kendisine emanet edilen her canlıdan hesaba çekilecektir: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mesûlsünüz.” [Buhârî] Kur’ân-ı Kerîm’in bu emanete dair en parlak numunesi, iktidarı Rabbine yaklaştıran bir vesileye çeviren Süleyman aleyhisselâm’dır.
Adâlet
“Adâlet”, lügatte; bir şeyi yerli yerine koymak, denklik üzere davranmak ve payları eşit bölüştürmek manasındadır; zıddı “cevr” ve “zulm”dür. Râgıb el-İsfehânî onu, aklın daima güzel gördüğü mutlak adâlet ile kısas ve had gibi şeriatla bilinen adâlet diye ikiye ayırır. [Müfredât] İbn Manzûr adli hükümde hakka uygun davranmak [Lisânu’l-Arab], Cürcânî ise ifrat ile tefrit arasındaki orta yol diye tarif eder. [et-Ta’rîfât]
Adâleti bildiren bir diğer kelime “kıst”tır; bu kökten hem adâletle davranmak hem de haktan sapmak manası doğar: “Adâletli olun; şüphesiz Allâh adâletli olanları sever.” [Hucurât: 49/9] “Haktan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” [Cin: 72/15] Öyleyse adâlet ile zulüm, kulun önünde yan yana uzanan iki yoldur; onu bunlardan birine sevk eden ise hevâsıdır.
Adâletin İslâm Şeriatındaki Yeri
Adâlet, şeriatın tâlî bir hükmü değil; nübüvvetin gönderiliş gayelerinden biridir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanlar adâleti yerine getirsinler diye beraberlerinde kitabı ve mîzânı indirdik.” [Hadîd: 57/25] Mîzânın semâdan indirilmesi, ölçünün kulun hevâsına bırakılmadığını göstermektedir. Zira kul ölçüyü kendisi koyduğunda ölçü, gücü elinde tutanın hevâsına göre eğrilir.
Adâletin en zor imtihanı, buğzedilen kimse karşısında ölçüyü elden bırakmamaktır: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adâletten alıkoymasın. Adâletli olun; bu, takvâya daha yakındır.” [Mâide: 5/8] Bu sebeple adâlet, nefse karşı verilen bir mücahededir. Zulüm ise Rabbimizin kendi zatına haram kıldığı fiildir: “Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da haram kıldım.” [Müslim]
Arşın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıfın ilki âdil yöneticidir. [Buhârî] Nebîmiz aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet gününde insanların Allâh’a en sevgili olanı ve O’na en yakın oturanı âdil yöneticidir.” [Tirmizî] Neticede adâlet, şeriatın hem gayesi hem mihengidir; İbn Kayyim rahimehullâh’ın tesbitiyle adâletin belirdiği her yol şeriattandır. [İ’lâmü’l-Muvakkı’în] Şekle uygun olup neticesi zulüm olan hüküm, şeriatın maksadını kaybetmiş demektir. Bu adâlet ancak siyâset-i şer’iyye ile hareket eden yöneticilerin eliyle tesis edilir.
Hikmetli Yöneticinin Vasıfları
Rabbimiz, hilâfetin gayesini Davud aleyhisselâm’a şöyle bildirmektedir: “Öyleyse insanlar arasında adâletle hükmet ve hevâya uyma, sonra bu seni Allâh’ın yolundan saptırır.” [Sâd: 38/26] Adâletin yegâne düşmanı hevâdır; yönetici hüküm vermeden evvel kendi nefsine bakmalıdır. Süleyman aleyhisselâm ise hevâsına galip gelmiş yöneticinin numunesidir.
- İlim ve Fehim
Rabbimiz söze ilimle başlamaktadır: “Andolsun ki Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik.” [Neml: 27/15] Mülk varken ilmin zikredilmesi, adâletin evvelâ ilme muhtaç olduğunu gösterir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre “Süleyman, Davud’a vâris oldu.” [Neml: 27/16] âyetindeki verâset de mal değil, ilim ve nübüvvet verâsetidir.
Fakat ilmi vâkıaya tatbik edecek bir “fehim” de gerekir; fehim, hâdisenin zâhirinden perde arkasına süratle intikal edebilmektir: “Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık.” [Enbiyâ: 21/79] Hülâsa ilimsiz feraset şaşırtır, ferasetsiz ilim ise donuklaştırır.
- Rabbine Yönelen Bir Kalp
Yöneticiyi iktidarın sarhoşluğundan koruyan, Rabbine dönük bir kalptir: “O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, daima Allâh’a yönelen bir kimseydi.” [Sâd: 38/30] “Evvâb” vasfı, Kur’ân-ı Kerîm’de yalnızca Davud, Süleyman ve Eyyûb aleyhimesselâm için zikredilir. Nitekim taht göz açıp kapayıncaya kadar getirildiğinde dahi o, üstünlüğü nefsine nispet etmez: “Bu, Rabbimin fazlındandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek istiyor.” [Neml: 27/40] Nimeti imtihan bilmek, kulluğun alâmetidir; kendini nimetin sahibi zanneden ise kısa zamanda kendini hakkın da ölçüsü zanneder.
- Adâletle Hükmetmek
Hikmetli yönetici hükmünü delile dayandırır; delilin tükendiği yerde ferasetiyle hakikate ulaşır. Rivâyete göre geceleyin bir sürü komşu tarlaya girip ekini telef eder. Davud aleyhisselâm koyunların tarla sahibine verilmesine hükmetmektedir. Süleyman aleyhisselâm ise tarlanın eski hâline gelinceye kadar koyun sahibine bırakılmasını, bu müddette tarla sahibinin koyunların ürününden istifade etmesini teklif eder ve babası bu çözümü beğenir. [Şevkânî, Fethu’l-Kadîr]
Delilin tükendiği bir başka davada, iki kadının çekiştiği çocuk için şöyle der: “Bana bir bıçak getirin; şu çocuğu ikiye bölüp bu iki kadın arasında paylaştırayım.” [Buhârî] Küçük kadın feryâd edip çocuktan vazgeçince çocuğu ona verir. Şefkat, sahibini ele veren en sadık şahittir.
Adâletin en çetin imtihanı ise hükmün güçlünün aleyhine işlediği andır: “Allâh’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim.” [Buhârî] Terazinin kefesine mevki, neseb yahut servet oturamaz.
- İstişâre
Sebe melikesi mektubu aldığında şöyle der: “Sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem.” [Neml: 27/32] Görüşünü peşinen açıklamayarak meclisi serbest bırakması ve kararının gerekçesini sonradan izah etmesi, bugün dahi örnek alınacak bir usûldür; en üstün mevkideki kimse dahi istişâreden müstağnî değildir. Zira tek bir akıl yanılabilir; bir topluluğun yanlışta ittifakı ise uzak bir ihtimaldir. İstişâre kararı zayıflatmaz, ona isabet kazandırır; ardından ise azim ve tevekkül gelir: “Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allâh’a tevekkül et.” [Âl-i İmrân: 3/159]
- Gözetmek ve Merhamet
Adâlet, yönetilenin hâlinden haberdar olan yöneticinin elinde tecellî eder: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” [Neml: 27/20] Kurtubî rahimehullâh şöyle der: “Bu âyette, liderin halkının durumunu incelemesi ve onları gözetmesi gerektiğine delil vardır.” [el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân]
Bu gözetmenin özünde merhamet vardır: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesinler.” [Neml: 27/18] Karınca, orduyu ancak farkında olmadan zarar verebilecek kadar zulümden uzak bilmektedir. Hak üzere yürüyen ordu; yıkan değil, dirilten ve imâr eden ordudur. Süleyman aleyhisselâm bu söz karşısında öfkelenmez, tebessüm edip şükre yönelir. Zira hakkında söylenen söze mü’minin ilk cevabı muhasebedir; şükre çevrilmeyen nimet ise gurura dönüşür.
Hülâsa adâletin ilk alâmeti, en zayıfın sesinin duyulmasıdır. Kaldı ki o ses duyulmasa da Rabbimiz onu işitmektedir: “Mazlumun bedduasından sakın; zira onunla Allâh arasında perde yoktur.” [Buhârî]
- Tahkîk, Teennî ve Ölçülü Ceza
Merhamet gevşeklik değildir: “Bana apaçık bir delil getirmedikçe, kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım ya da onu boğazlayacağım.” [Neml: 27/21] Mükâfat ile ceza dengesi gözetilmeden düzen ayakta kalmaz. Fakat bu tehdit, mazeretin dinlenmesi şartına bağlıdır; ceza, öfkenin değil delile bağlanmış hükmün neticesidir.
Kararlılık da acelecilik değildir. Süleyman aleyhisselâm, Hüdhüd’ün getirdiği ağır haberi ne peşinen tasdik eder ne de reddeder: “Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?” [Neml: 27/27] Tahkîk, hükmün ilk basamağıdır ve Rabbimizin emrettiği ölçünün ta kendisidir: “Size bir fâsık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” [Hucurât: 49/6] Nitekim bu teennî, koca bir kavmin hidâyetine vesile olmaktadır; acele ile verilen hüküm ise çoğu zaman telâfisi mümkün olmayan bir hüsranla neticelenir.
- İlimde Tevâzu
Zayıf bir kuş, bir nebîye “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” [Neml: 27/22] diyebilmekte ve azarlanmamaktadır. Zira ilim ehlinin en tehlikeli hastalığı kendini beğenmedir: “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır.” [Yûsuf: 12/76] Davud ve Süleyman aleyhimesselâm da üstünlüklerini bütün kullara değil, “mü’min kullarının birçoğundan” [Neml: 27/15] diye bir kısmına nispet eder. Hülâsa ilim; sahibini tevâzua taşıdığı ölçüde ilimdir.
- Ehliyet
Rabbimiz adâletle hükmetmeyi emanetin hemen ardından zikretmektedir: “Şüphesiz Allâh size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder.”[Nisâ: 4/58] Zira vazife ehline verilmedikçe adâlet tesis edilemez. Ehliyetin iki şartı ifritin sözündedir: “Ben, bu işe karşı güçlüyüm ve güvenilirim.” [Neml: 27/39] Kuvvetsiz eminlik işi aksatır, eminliksiz kuvvet ise ifsâd eder. Nitekim bu ölçünün kaybolması kıyamet alâmetidir: “İş ehli olmayana verildiğinde kıyameti bekle.”[Buhârî]
- İffet ve Caydırıcı Güç
Sebe melikesi Süleyman aleyhisselâm’ın maksadını hediyeyle sınar; o ise mala iltifat etmez: “Allâh’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır.” [Neml: 27/36] Nebîmiz aleyhissalâtu vesselâm hediye alan memura şöyle demektedir: “Babasının yahut annesinin evinde otursaydı da, bakalım kendisine hediye verilir miydi!” [Buhârî]
Kuvvetten mahrum adâlet ise temenniden ibarettir: “Andolsun, biz onlara karşı koyamayacakları ordularla gelir ve onları oradan aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak çıkarırız.” [Neml: 27/37]Kur’ân-ı Kerîm bu orduların savaştığını değil, hazır olduğunu bildirir; Sebe halkı da savaşa girmeden teslim olur. Rabbimiz kuvvet hazırlamayı emrederken gayesini de bildirmektedir: “bununla Allâh’ın düşmanını, sizin düşmanınızı korkutursunuz.” [Enfâl: 8/60] Öyleyse hazırlık, sulhu ve adâleti koruma iradesinin adıdır.
Sonuç
Süleyman aleyhisselâm, Rabbinden ilâhî hükme uygun hüküm, eşsiz bir saltanat ve Mescid-i Aksâ’da namaz kılanların arınmasını istemektedir; Nebîmiz aleyhissalâtu vesselâm “İlk ikisi kendisine verilmiştir.”[İbn Mâce] diye haber vermektedir. İsteklerin başında saltanat değil, hükümde isabet yer alır; niyazında da mağfiret mülkten önce gelir: “Rabbim! Beni bağışla ve bana, benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver.” [Sâd: 38/35] Zira mülk, Rabbin lütfu bilinmediğinde sahibinin sırtında bir yüke dönüşür.
Öyleyse kula düşen; yetkiyi bir imtiyaz değil hesap konusu bilmek, ilmiyle hükmetmek, ferasetiyle isabet etmek, istişâreyle karar vermek, merhametle gözetmek ve bütün bunları tevhîd üzere yapmaktır. Zira nefsinde teraziyi doğrultamayan, insanlar arasında hiçbir zaman doğru tartamaz.
Dersler ve Hikmetler
1. Neml sûresinin on beşinci ile kırk dördüncü âyetleri arası dört kıssayı barındırmaktadır: Karıncalar merhameti, Hüdhüd ehliyeti, taht şükrü, Sebe melikesi ise meşvereti öğretir. Bu kıssalar nebevî siyasetin üç esasını gösterir: Tevhîd, adâlet ve meşveret. Bu esaslar bir ağaç gibidir; kökü tevhîd, gövdesi adâlet, meyvesi meşverettir. Kökü kesilen ağaç kurur, meyve vermeyen ağaç ise yalnızca gölge olur. Öyleyse adâlet, tevhîdden beslenmedikçe ayakta kalamaz: “Şirk, ümmetimin içinde karanlık bir gecede karıncanın kaya üzerindeki yürüyüşünden daha sessiz gezinir. Bunun en ufağı, zulümden olan bir şeyi sevmen veya adâletten olan bir şeyden hoşlanmamandır.” [Hâkim] Bu bakımdan kul, adâletin bir hükmünden içten içe rahatsızlık duyduğunda kendi kalbine bakmalıdır.
2. Ceza, öldüren değil yaşatan olmalıdır. Rabbimiz ekin tarlası davasını şöyle haber vermektedir: “Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı; çünkü halkın koyunları o ekine girmişti.” [Enbiyâ: 21/78] Koyun sahibinin bütün varlığı o sürüden ibarettir; sürünün elinden alınması, bir hak iade edilirken bir hayatın sönmesi demektir. Süleyman aleyhisselâm’ın çözümü ise tarlayı ihyâ ederken sürü sahibini de ayakta tutmaktadır. Bu itibarla adâlet; mağdurun hakkını eksiksiz iade eden, zarar vereni de çaresizliğe mahkûm etmeyen çözümü aramaktır.
3. Karıncanın sözünde Rabbimiz, yumuşak bir şeyin ezilmesini değil, sert bir şeyin kırılıp parçalanmasını bildiren fiili seçmektedir. Karınca hemcinslerine akıl sahiplerine hitap edilir gibi seslenir [Ebû’s-Suûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm] ve ancak koloni hâlinde ayakta kalır. Mü’minlerin ezilmemesi de bir arada bulunmalarına bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de tek bir harf dahi boşuna değildir.
4. Karıncalar kıssası üç muhataba seslenir. Yönetene: Cinlere hükmeden bir ordunun sahibi olsan da bir karıncayı ezmeye hakkın yoktur. Yönetilene: Başında âdil bir yönetici bulunsa da tedbirini alacak ve ezilmeyeceksin. Kendisine yönelinene: Güç sahibi olsan da karşında tevhîd üzere bir davet varsa kendini zelil edip ezdirmeyeceksin. Hülâsa mü’minin şiarı; ezmemek, ezilmemek ve ezdirmemektir.
5. Mevki sahibine verilen hediye, çoğu zaman bir bedelin peşin ödenmesidir. Zira hediye veren daima bir gayeye ulaşmak ister; insan da hediyenin kölesi olur. Yönetici hediye sahibini kayırırsa zulmetmiş, kayırmazsa vefasız duruma düşmüş olur. Öyleyse en selâmetli yol, hediyeyi baştan kabul etmemektir. Sebe melikesinin hediyesini geri çeviren Süleyman aleyhisselâm’ın tavrı, iffetin adâletin en sağlam kalkanı olduğunu göstermektedir.
6. Mülk emanettir; kimi zaman mal gider sahibi kalır, kimi zaman sahibi gider malı kalır. Rüzgârlara ve cinlere hükmeden Süleyman aleyhisselâm dahi vakti gelince değneğine dayanmış hâlde vefat etmektedir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.” [Sebe: 34/14] Gaybı bildikleri zannedilen cinlerin onun vefatını dahi fark edememesi, gaybın yalnız Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğunu göstermektedir. Öyleyse yönetici, elindeki kudretin bir gün kendisinden alınacağını unutmamalıdır.
Duâmız
Duâmız; İbrahim aleyhisselâm’ın Rabbimize niyazıdır: “Rabbim! Bana hüküm ver ve beni salihler arasına kat.” [Şuarâ: 26/83]
Allâhumme âmin.
Velhamdulillâh, selâm ve duâ ile…
Minhâc Dergisi 18. Sayı | Temmuz 2026 | Alaaddin Cihad.
Bir Cevap Yaz
