Yalnızca kendisine duâ edilen, ibâdette hiçbir ortağı olmayan el-Mucîb ve el-Vâhid olan Allâh Azze ve Celle’nin adıyla…
Allâh’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selâm olsun.
Râşit halifeler zamanında futuhât hareketleriyle farklı din, ırk ve kültürdeki topluluklar, kitleler halinde İslâm’a teslim oldular. Ancak bu fetihler bazı olumsuzlukları beraberinde getirdi. Kimileri güce teslim olup içten nifak besledi. Kimileri de eski örf, hurafe ve ananeleriyle birlikte İslâm olduklarını söylediler. Bu sebeple saf ve katışıksız tevhîd akidesine çeşitli şirk ve hurafeler karıştı. İnsanlar Müslüman olduklarını söylediler ancak Kur’ân ve Sünnet akidesinden uzak şirk dinini yaşamaya başladılar. Vahiyden kopup kültürel bir inanış yaygınlaştı.
Yüzyıllar önce başlayan bazı şirk itikatları, günümüzde özellikle tarikat camialarında gün yüzüne çıkmaktadır. Bilhassa istiğâse (Allâh’tan başkasına duâ etme), tasavvuf ve tarikat camiasında, geçmişten günümüze yaygın bir uygulamadır. İnşallâh bizler, istiğâse konusunu, nasslar üzerinden ele alarak değerlendirmeye çalışacağız. Yardım ve başarı Allâh’u Teâlâ’dandır.
İstiğâse Nedir?
İstiğâse; tasavvuf ve tarikat camiasının itikâdî ve amelî uygulamalarından bir tanesidir. Öncelikle bu kavramı tanıyalım:
İstiğâse; “tehlikeli veya sıkıntılı bir durumda kalan insanın bundan kurtulmak için mânevî yardım istemesi”anlamında bir terimdir. [İslâm Ansiklopedisi] İstigâse lügatte “ğavs” kökünden türemiştir. “Ğavs” lafzı “yardım” anlamına gelirken, istigâse lafzı ise “birinden yardım talep etmek” manasına gelmektedir. [el-Mu’cemü’l-Vasît] İstigâsenin ıstılahtaki anlamı ise, Allâh’ın (Azze ve Celle) dostu olduğuna inanılan bir kişiden huzurunda veya gıyabında yardım istemektir. İstenilen kişinin ölü veya diri olması, uzakta ya da yakında olması arasında bir fark yoktur. Bu tanıma göre başı sıkışan kişi, “medet ya şeyh, himmet ya ğavs, yetiş ya seyda!” gibi sözlerle Allâh’tan başkalarını yardıma çağırır. -Allâh onların ortak koştuklarından münezzehtir-.
İslâm’da İstiğâse Var mıdır?
İstiğâse, tasavvuf ve sûfî camiasında, caiz olarak karşılansa da Kur’ân’da ve Sünnet-i Seniyye’de böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Ne Rasûlullâh aleyhisselâm ne sahâbe-i kiram ne de sonraki salih nesillerde böyle bir şey görülmemektedir. Eğer İslâm’da yeri olsaydı, Allâh Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zor zamanlarında, özellikle savaşlarda vefat etmiş Rasûllerden medet ummaz mıydı? Eğer Rasûlullâh’ın ihtiyâcı yoktu denilecek olursa, sahabe radiyallâhu anhum, vefatından sonra Rasûlullâh’a istiğâse yapmaz mıydı? Eğer dinden olan bir ibâdet olsaydı elbette ki yaparlardı. Ancak övülmüş selef neslinde bu tür bir uygulamaya asla şahit olmamaktayız. Din adına yapacağımız her bir şey Kur’ân’da ve Sünnet’te belirtilmiş olmalıdır. İslâm dini kimsenin tek elinde değildir. Şeriât koyan Allâh Azze ve Celle’dir.
İslâm’da Duâ Vardır
Allâh’u Teâlâ insanı birçok yönden eksik yaratmıştır. İnsan, çok aciz, muhtaç, fakir ve biçaredir. Nefis ve şeytanın kurduğu tuzaklar ve kalbin her yöne dönek olması da cabasıdır. Bu sebeple Müslümanın en büyük dayanaklarından birisi de duâdır. Her daim Allâh’a duâ etmek gerekir ki fitnelerle dolu bu hayatta ayaklarımız sabit kalsın. Allâh’u Teâlâ kendisine duâ edenlere icabet edeceğini açık bir şekilde nasslarda bildirmiştir. O (Azze ve Celle) şöyle buyurmaktadır:
“Rasûlüm! Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben onlara çok yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da benim dâvetime uysunlar ve bana iman etsinler. Böyle yaparlarsa, en doğru yolu bulmuş olurlar.” [Bakara: 2/186]
Yine Ebu Hureyre radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir hadiste Rasûlullâh aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır:
“Her gece, Rabbimiz -Tebâreke ve Teâlâ- gecenin son üçte biri kaldığı zaman dünya semasına inerek şöyle buyurur: ‘Bana kim duâ eder, onun duâsına icabet edeyim! Benden kim bir şey ister, ona dilediğini vereyim! Benden kim mağfiret diler, ona mağfiret edeyim!’” [Buhârî, Müslim]
Görüldüğü üzere bizi yaratan Rabbimiz bizden hiçbir aracıya ihtiyaç duymaksızın duâ etmemizi istiyor. Edeceğimiz duâlara icabet edeceğini Kur’ân ve Sünnet’de açık bir şekilde vurguluyor.
Duâ bir ibâdettir hatta ibâdetin özüdür. Rasûlullâh aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır:
“Duâ ibâdetin özüdür” [Tirmizî, Ebu Dâvûd]
Duâ, kulun Allâh katında değerinin artmasına vesile olan bir ibâdettir. Kul, muhtaçlığını ve acziyetini Allâh’a sunar. Böyle yaparak Allâh’ın Rabliğini ve İlahlığını ısbat etmiş olur. Allâh’u Teâlâ da buna karşılık kulun hem ihtiyacını giderir hem de değerini arttırır. Ayet-i kerîmede şöyle geçmektedir:
“De ki: ‘Eğer duânız (yakarmanız) olmasa Rabbim size ne diye değer versin ki?’” [Furkan: 25/77]
İnsanın Allâh katındaki kıymeti O’na yönelmesine, ibâdet etmesine bağlıdır. Duâ ise ibâdetin özüdür. Îmânın en somut göstergesidir. Bunu gösteren nassları okumak duânın sadece Allâh’a yapılması gerektiğini apaçık ortaya koyar. Hak bu kadar açık olmasına rağmen, Allâh’ı bırakıp başkalarına duâ edenlerin boş kuruntuları akıl alacak şey değildir. Hüccet bu kadar açıkken hidayet bulmak veya sapmak Allâh’ın elinde olan bir şeydir. Allâh’ın saptırdığına kim hidayet edebilir? Rabbimiz ayaklarımızı tevhîd üzere sabit kılsın.
Allâh Şirki Asla Affetmez
Tevhîd; ulûhiyetinde, rububiyetinde, isim ve sıfatlarında Allâh’ı bir ve tek kılmaktır. Rablık sıfatlarında yetkiyi sadece Allâh’a vermek ve ibâdeti yalnızca O’na yapmaktır. Allâh’u Teâlâ’ya yapmamız gereken ibâdetleri O’ndan başkasına yapmamız ise şirktir. Şirk, eğer tevbe edilmezse Allâh’ın asla affetmeyeceği tek cürümdür. O (Azze ve Celle) şöyle buyurmaktadır:
“Allâh kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar.” [Nisa: 4/48]
Şirk koşarak yapılan tüm ameller boşa gidecek ve kişi hüsrana uğrayacaktır. Allâh’ın Rasûlleri (Aleyhimusselâm) dahi bununla muhattabtırlar. Ayet-i kerîmede şöyle geçmektedir:
“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allâh’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” [Zümer: 39/65]
Allâh’tan Başkasına Duâ Etme (İstiğâse)’nin Hükmü
İstiğâse, Allâh’ın dışında herhangi bir varlığı manevî olarak yardıma çağırmak olduğu için İslâm’da duâyla aynı konumdadır. Çünkü duâ da ihtiyaç sahibinin sıkıştığı anda Allâh’tan yardım istemesi, medet ummasıdır. İster istiğâse adıyla ister tevessül adıyla olsun, sadece Allâh’ın gücünün yettiği meselede bir başkasının yardıma çağrılması duâdır. Duânın da bir ibâdet olması hasebiyle Allâh’tan başkasına yapılması şirktir.
Cin Sûresi’nin 18. ayetinden itibaren okumaya başladığımız da karşımıza konuyu özetler ayetler çıkmaktadır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Şübhesiz ki mescidler Allâh’ındır; O halde, Allâh ile birlikte kimseye duâ etmeyin (yalvarmayın).” [Cin: 72/18]
Görüldüğü üzere Allâh ile birlikte başkasına duâ edip yalvarmak açıkça nehyedilmiştir. Ayet-i kerîmede geçen تَدْعُوا“ted’u” kelimesi, الدعاء “duâ” kökünden gelmektedir. Duâ kelimesi ise, “çağırmak, seslenmek, istemek; yardım talep etmek” mânasına gelir. Günümüz tarikat camiasında savunulan istiğâsenin tanımıyla nasıl da birebir aynı, değil mi? İsimlendirmeler her ne kadar farklı olsa da manaları ve hükümleri aynıdır.
Cin Sûresi’nin 19. ayet-i kerîmesinde ise Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
“De ki: ‘Ben ancak Rabbime duâ ederim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmam’” [Cin: 72/18]
Ayet-i kerîme, Allâh’tan başkasına duâ etmenin şirk olduğu hususunda oldukça muhkemdir. Âliminden avamına, gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine, ayet-i kerîmeyi okuyan her bir mükellef anlar ki; kul sadece Allâh’a duâ etmeli ve gayrısına duâ ederek şirke düşmemelidir.
İstiğâsenin şirk olduğu noktasında başka delillerimizde mevcuttur. İmam Alusi Nahl suresi 54. ayetin tefsirinde çocukken başından geçen bir meseleye değinir:
“‘Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allâh’tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O’na yalvarmaktasınız. Sonra sizden zararı kaldırdığında, sizden bir grup (hemen) Rabblerine şirk koşar.’
Ayet gösterir ki bugün avamdan çoğu insanın onlar için hiçbir şeye malik olmayan hatta kendileri için dahi fayda ve zararı olmayan Allâh’ın dışındaki varlıklara yönelmeleri ve Allâh’a duâdan tamamen yüz çevirmeleri büyük bir akılsızlık ve eskilerin sapıklığından daha şiddetli yeni bir sapıklıktır. Tüyleri ürperten ise; ben çocukken sahte şeyhlerden birinin bana söylediği şu sözlerdir: ‘Sakın ama sakın bir iş başına geldiğinde Allâh’tan yardım isteme. Çünkü senin hâlinin kötülüğü Allâh’ı ilgilendirmez ve sana hemen yardım etmez. Geçmiş velilerden yardım istemeye bak. Onlar senin sıkıntını hemen giderirler, senin kötü hâlin onları ilgilendirir.’” [Ruhu’l Meani 14/166.]
Yine istiğâse yapan kişinin Allâh’tan başkasına ibâdet ettiğini gösteren başka bir delil de En’am Sûresi’nin 56. ayet-i kerîmesidir:
“De ki: ‘Ben, sizin Allâh’tan başka duâ etmekte olduklarınıza ibâdet etmekten nehyedildim.’ De ki: ‘Ben sizin heva (istek ve tutku)larınıza uymam; yoksa bu durumda şaşırıp sapmış ve doğru yolu bulmamışlardan olurum.’ ” [En’am: 6/56]
Dikkat edildiği üzere istiğâse kavramı ayet-i kerîmelerde duâ olarak isimlendirilmektedir. İbni Kuteybe, Bakara Sûresin’deki: “Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allâh’tan başka şahitlerinize duâ edin/çağırın.” Ayetinde geçen duâ ifadesi için, “Burada duâdan kastedilen istiğâsedir.” [Ğaribu’l Kur’an İbni Kuteybe 1/43.] demiştir.
Meseleye delil teşkil eden diğer ayet-i kerîmeleri şöyle sıralayalım:
“De ki: ‘Düşündünüz mü hiç; eğer size Allâh’ın azabı gelirse ya da saat (kıyamet) gelip çatarsa, Allâh’tan başkasına mı duâ edeceksiniz? Eğer doğru sözlüler iseniz (çağırın bakalım). Hayır, yalnızca O’na duâ edersiniz, dilerse kendisini çağırdığınız şeyi açar (giderir) ve şirk koşmakta olduklarınızı/Allâh’ın dışında duâ edilenleri unutursunuz.” [En’am: 6/40-41]
“O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: ‘Rabbimiz, seni bırakıp bizim duâ ettiğimiz ortaklarımız bunlardır’ diyecekler. (Onlar da bunlara:) ‘Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz’ diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.” [Nahl: 16/86]
“Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allâh’ındır. Allâh’tan başkasına duâ edenler bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.” [Yunus: 10/66]
“Sonra onlara denilecek: ‘Şirk koştuklarınız nerede?’ Allâh’ın dışında (duâ ettikleriniz).’ Dediler ki: ‘Bizi bırakıp kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiçbir şeye duâ eder değilmişiz.’ İşte Allâh, kâfirleri böyle şaşırtıp saptırır.” [Mümin: 40/73-74]
Allâh’u Teâlâ’dan başkasına duâ eden onu ilah edinmiş olur. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Ve Allâh ile beraber başka bir ilaha duâ etme. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun vechinden başka her şey helak olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.” [Kasas: 28/88]
“Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine duâ ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allâh ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.” [Neml: 27/62]
İhtiyacımız anında Rabbimize duâ etmemiz O’nun övmek, İlahlığını ve Rablığını ısbat etmek anlamına gelir. İşte kulluğun özü de budur. Ancak Allâh’ın dışında başka varlıklara yalvarmak Allâh’u Teâlâ’ya atılan bir iftiradır. Oysaki yalvarılanlar birer beşer, Allâh’a muhtaç kişilerdir. Rabbimiz onların acizliğini şöyle vurgulamaktadır:
“Hak olan çağrı (duâ, ibâdet) yalnızca O’na (olan)dır. Onların Allâh’tan başka duâ ettikleri ise, onlara hiçbir şeyle cevap veremezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. Kâfirlerin duâsı, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir.” [Ra’d: 13/14]
“O’ndan başka duâ ettiğiniz şeyler (çağırdıklarınız) size yardım etmeye muktedir değillerdir (güç yetiremezler) ve kendilerine de yardım edemezler.” [Araf: 7/197]
Binâenaleyh, Allâh’ın dışında olan kimselerden, sadece Allâh’ın icabet edeceği, güç yetireceği şeyleri, manevî bir şekilde istemek, medet ummak onlara yapılan bir duâdır. Duâ da bir ibâdet olması hasebiyle, tarikat ve sûfîlerin istiğâse olarak isimlendirdiği şey şirkin ta kendisidir. Özet olarak; Allâh’tan başkasına duâ etmek şirk ve küfür, yapan da müşrik ve kâfirdir.
İstiğâse Noktasında Getirilen Şüphe
Bugün istiğâsenin şirk olduğunu söylediğimizde, “öyleyse kimseden bir şey isteme! Eğer bu şirkse, eşinden veya çocuğundan bir bardak su istemen de şirk olur” gibi, ne şeriata ne de akla mantığa sığmayan kıyaslamalarla gelmektedirler. Şunu ifade etmek gerekir ki; icabet etmeye güç yetirebildiği durum, zaman ve mekânlarda beşerden yardım istemek caizdir:
…Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan (Musa’dan) yardım istedi… [Kasas: 28/15]
Şirk olup tevhîd akidesini bozan durum ise, beşerin güç yetiremediği, sadece Allâh’u Teâlâ’nın güç yetirebildiği bir durumda, Allâh’a duâ eder gibi başkasından yardım istemektir. Mesela kişinin, ölmüş veya kendi sesini duyması mümkün olmayan birilerini, düştüğü sıkıntıyı gidermesi için yardıma çağırması buna örnektir. Ayrıca burada mürşide, mutlak güç, irade, duyma ve icabet etme yetkisi de verilmektedir. Bunlar, rablık sıfatlarıdır. Şöyle düşünelim: Binlerce mürid tek bir mürşidden yardım talebinde bulunsa, mürşidin hangi birini duyması ve icabet etmesi mümkün olur? İşte bu yalnızca Allâh’u Teâlâ’nın güç yetirdiği bir durumdur. Allâh’u Teâlâ, kendisinden istenenlerin acziyetini, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle vurgulamaktadır:
“Allâh’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” [Hac: 22/73]
Allâh’ın hidayet nimetinden mahrum olan bu kimselerin temel sapma nedeni bir sonraki ayet-i kerîmede çok güzel ifade ediliyor:
“Onlar Allâh’ı gereği gibi tanımadılar. Şüphesiz Allâh çok güçlüdür, mutlak galiptir.” [Hac: 22/74]
Kul, Allâh’ı tanıyamazsa, O’nu tevhîd etmesi mümkün olmaz. Allâh’u Teâlâ’yı hakkıyla tanımayan O’nu sevemez. Muhabbetullâha ulaşamayan da nasıl O’nu eşsiz ve tek kabul etsin! Müşriklerin şirk amelleri buz dağının görünen kısmıdır. Asıl necaset görünmeyen kısımdadır. Müşrik ve kâfir kalpler, çok güçlü ve mutlak galip Allâh’u Teâlâ’yı terk edip başka veliler edindiler. Oysa kalplerin asıl ve tek sahibi Allâh’u Teâlâ’dır. O, tüm noksanlıklardan münezzehtir.
İstiğâse Örnekleri
İstiğâse şirki, geçmiş zamanlarda yazılmış sûfîlerin kitaplarında kaleme alınmıştır. İşte onlardan birkaçını sizlerle paylaşıyoruz:
“…Abdulkadir el-Geylani der ki: Kim bir derdi olduğunda benden yardım talep ederse onun derdini gideririm. Kim bir sıkıntısında benim ismimi nida ederse sıkıntısını çözerim. Kim bir ihtiyacında benimle Allâh’a tevessül ederse sıkıntısı giderilir…” [Becetu’l Esrar 197]
Tasavvuf camiası tarafından nispet edilen bu tür şirkler, Abdulkadir el-Geylani’ye atılan iftiralardır. Çünkü kendi kitaplarında bunun tam zıttı görüşlerinin olduğunu görebilmekteyiz:
“Ey yaratılmışlara sıkıntılarını şekva eden kişi! Onlara yaptığın şekvanın sana ne faydası olacak ki? Sana fayda da zarar da veremezler. Onlara dayanıp onları Rabbine ortak koşsan seni O’ndan uzaklaştıracak, O’nun (subhanehu ve teâla) öfkesine duçar edecek, ondan perdeleyeceklerdir.” [Abdulkadir el-Geylani; El-Fethu’l Rabbani 117]
Mahmut Ustaosmanoğlu şöyle der:
“İmdad; yardım, yardıma yetişmek demektir. Hazreti Rasûlullâh’ın yardım etmesi hakkında, sağlığında neyse yardım edebilir ama öldükten sonra ne yapabilir denilemez. Çünkü onun Peygamberliği vefat etmesiyle bozulmamıştır…” [Risale-i Kudsiyye Şerh ve İzahı 2/521.]
Onlardan kimileri de bir adım daha öteye gider ve salihlerden istemenin Allâh’tan istemekten daha evla olduğunu savunurlar. İslâm’dan biraz nasibi olan bir kimse bunun şirk ve küfür olduğunda şüpheye düşmez. İşte meseleyle alakalı bir nakil:
“Cüneyd el-Bağdadi Dicle nehrini geçmek için geldi. Ya Allâh dedi ve yerde yürüdüğü gibi suyun üzerinde yürümeye başladı. Onu gören bir adam Dicle nehrinden geçmek istedi fakat gemi bulamadı. Cüneyd’e: ‘Ben bu nehri geçmek istiyorum. Yol nedir?’ diye sordu. Cüneyd dedi ki: ‘Ya Cüneyd Ya Cüneyd diyerek geçebilirsin’. Adam onun ismini çağırarak nehirde yürümeye başladı. Nehrin ortasına geldiğinde şeytan ona vesvese vermeye başladı. ‘Cüneyd ya Allâh diyerek nehri geçmesine rağmen sana ya Cüneyd diyerek geçmeni tavsiye etti. Sen neden ya Allâh demeyesin ki?’ Adam ‘Ya Allâh’ diyerek yürümek istedi suyun içine battı. Adam Cüneyd’e seslendi: ‘Ya Hazret batıyorum.’ Cüneyd: ‘Defalarca Ya Cüneyd de’ dedi. Adam dediğini yapınca boğulmaktan kurtuldu ve nehri geçti. Adam bunun sırrını Cüneyd’e sordu… Cüneyd: ‘Ey ahmak! Sen henüz Cüneyd’in makamına ulaşmış değilken, direk Allâh’a ulaşmayı mı umuyorsun? Allâhu Ekber!” [El-Melfuzat 1/131.]
Nasıl ki Abdulkadir el-Geylani üzerine iftiralar atıldığı kanısındaysak, aynı şekilde Cüneyd el-Bağdadi’ye de böylesi iftiralar atıldığı zannındayız. En doğrusunu bilen Allâh’u Teâlâ’dır.
Tasavvuf ehlinin kitaplarında geçen bu örnekler çoğaltılabilir. Günümüz sûfîlerine baktığımızda, onların sohbetlerini dinlediğimizde çok daha fazlasıyla karşılaşabiliriz. Ancak konunun anlaşılması açısından bu kadarıyla iktifa etmek istiyoruz.
Tevessül
Şer’i istılahta tevessül, Allâh katında yüksek bir derece elde etmek, bir fayda sağlamak veya bir zararı savmak suretiyle ihtiyaç gidermek veya dünya ve ahirette arzulanan bir şeyi elde etmek için Allâh’a ve Rasûlü’ne itaatte bulunup salih amel işlemek suretiyle Allâh’a yakın olmaktır. Elbette ki tevessül ancak Allâh’u Teâlâ’nın koymuş olduğu sınırlar içerisinde olmalıdır. Mesele biraz teferruatlı olsa da üç başlık altında incelemek mümkündür:
- Meşru Olan Tevessül: Allâh’u Teâlâ’ya yakınlık kazanmak için, Allâh’ın güzel isimlerini ve yüce sıfatlarını veya salih amelleri veya salih bir zâtın duâsını vesile kılmaktır. Vesilenin bu türü İslâm âlimlerince caizdir. Kur’ân ve Sünnet’ten buna dair deliller bulunmaktadır.
- Bidât Olan Tevessül: Allâh’a duâ ederken, bir kimsenin hatırını, makamını-mevkiisini vesile kılmaktır. Bu Kur’ân-ı Kerîm’de veya Sünnet’te olmayan bir uygulamadır. Büyük şirk veya küfür olmamakla birlikte, İslâm âlimleri bu türlü bir tevessülü caiz görmemişlerdir. İmam Ebu Hanife rahimehullâh şöyle demiştir: “Duâ eden bir kimsenin: Filanın hakkı için veya Nebilerinin ve Rasûllerinin hakkı için veya Beytu’l Haram ve Meş’ari’l-Haram hakkı için senden istiyorum demesi mekruhtur.” [Aliyyu’l-Kârî; Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber, ibnu Ebi’l-‘izz el-Hanefî; Şerhu’l-Akideti’t-Tahâviyye]
- Şirk Olan Tevessül: Sadece Allâh’ın muktadir olduğu durumlarda, salih kimselere seslenmek, onları çağırmak, onlara adak adamak gibi uygulamalar ile vesile aramaktır. Bu türlü tevessül, tevhîd akidesini bozup kişiyi şirke düşüren itikat söz veya fiildir. Rabbimiz Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
“Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allâh’ındır. O’ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) ‘Biz, bunlara bizi Allâh’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Elbette Allâh, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allâh, yalancı, kâfir olan kimseyi hidayete erdirmez.” [Zümer: 39/3]
Bugün sözünden bahsettiğimiz camialar tevessül inancında büyük bir buhran içerisindedirler. Sapla samanı birbirine karıştırmış durumdadırlar. Eğer tevessül, meşru dairedeyse bu dindendir. Eğer bidât boyutundaysa o amel merduddur. Yok, eğer tevessülden kasıt, istiğâse veya Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına duâ etmek ise, bu Allâh’tan başkasına yapılan bir ibâdet olup sahibini dinden çıkaran büyük şirktir. Bizler, bu noktada adil bir tafsilat yapmaktayız, elhamdulillâh. Yazımızda, istiğâse meselesini onlarca ayetle izah etmeye çalıştık. Allâh’u Teâlâ, hakkı ketmeden, hakkı batıl, batılı da hak olarak izhar edenleri hesaba çekecektir. Rabbimiz ayaklarımızı tevhîd üzere sabit kılsın, Allâhumme âmin.
Sonuç
Tüm bu zikredilenler göstermektedir ki Allâh’ın dışındaki kimselere seslenerek onlardan medet ummak, yardım ve himmet istemek, kişiyi dinden çıkaran büyük şirktir. Her ne kadar istiğâse ve tevessül ismi verilse de bu bir duâ ibâdetidir. İbâdet cinsinden herhangi bir şeyi Allâh’tan başkasına yapmak ise ister cehaletle ister azgınlıkla yapılsın kişiyi müşrik yapar. İstiğâseye büyük şirk diyen bir tevhîd ehline, aşırıcı, haricî veya vehhahabî gibi isimlerin verilmesi, büyük bir zulümdür. Çünkü bu hüküm, beşerin kendi nefsinden uydurmadığı bilakis âlemlerin Rabbi olan Allâh’u Teâlâ tarafından, verilmiş bir hükümdür. Hükme teslim olan muvahhid bir Müslümanken, hükmü çeşitli tevillerle inkâr eden yalancı bir kâfirdir. Allâh subhânehu ve Teâlâ, onların şirk koştuklarından münezzehtir.
Ey Rabbimiz! Şaşkınlıklar içinde kaldığımız bir çağdayız. Her tarafımız fitnelerle kuşatılmış durumda. Öyle itikat ediyoruz ki bilmeden dahi sana büyük şirk koşmamız, ebedî hüsran sebebidir. Ey Rabbimiz! Bu korkunç işten sana sığınırız. Tevhîd nimetini verdikten sonra bizleri tekrardan şirk bataklığına düşürme! Bize acı, merhamet et! “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”[Âl-i İmrân: 3/8] Allâhumme âmin.
Selâm ve duâ ile…
Ali Eren
Bir Cevap Yaz
