«
  1. Anasayfa
  2. 18. SAYI / TEMMUZ 2026
  3. Ölümü Unutmak

Ölümü Unutmak

Onur

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın ismiyle…

Hamd, her canlı için ölümü takdir eden ve dönüşün yalnızca kendisine olduğunu bildiren, El-Mümît olan Allâh’u Teâlâ’ya mahsustur. Ölümü ve âhireti ümmetine hatırlatan, dünyânın geçici olduğunu bizlere öğreten Rasûlullâh’a (sallallâhu aleyhi ve sellem), âline ve ashâbına salât ve selâm olsun. 

Değerli okuyucu! Bir an durup kendimize şu soruyu soralım: “Bir gün öleceğimizi biliyoruz. Peki neden ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz?”

Hepimiz ölümün hak olduğunu biliyoruz. Her gün cenâzeler görüyor, yakınlarımızı toprağa veriyor, bir insanın dünyâdan ayrılışına şâhit oluyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen çoğu zaman ölümü kendimizden uzak bir hakîkat gibi görüyoruz. Sanki ölüm herkes için var da bize henüz uğramayacakmış gibi.

Gelecek için planlar yapıyoruz. Daha güzel bir ev, daha iyi bir araba, daha fazla mal, daha yüksek bir makâm, daha rahat bir hayat… Bunların her biri için uzun uzun düşünüyor, çalışıyor ve yıllarımızı veriyoruz. Fakat bütün bu planların ortasında bizi bekleyen ölümü hesaba katıyor muyuz?

Allâh’u Teâlâ bizlere şöyle buyurmuştur:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” [Ankebût: 29/57]

Bu, insanın kaçamayacağı bir hakîkattir. Zengin, fakir, genç, yaşlı, güçlü ve zayıf, herkes aynı sona doğru ilerlemektedir. İnsan ölümden kaçmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ölüm onu mutlaka bulacaktır.

Nitekim Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sağlam kaleler içinde bulunsanız bile!” [Nisâ: 4/78]

Öyleyse asıl mesele ölümün gelip gelmeyeceği değildir. Asıl mesele, ölüm geldiğinde bizleri hangi hâl üzere bulacağıdır. Çünkü ölüm, insanın dünyâ ile olan bütün hesaplarını bir anda kapatır. Dün peşinden koştuğu her şeyi geride bırakır. İnsan, dünyâda elde etmek için yıllarını harcadığı şeylerden ayrılarak Allâh’u Teâlâ’nın huzuruna çıkar.

Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Lezzetleri yok edeni, yani ölümü çokça hatırlayın.” [Tirmizî]

Ölümü hatırlamak insanı hayattan koparmak için değil, hayatın hakîkatini anlaması içindir. Ölümü hatırlayan insan dünyâyı terk etmek zorunda değildir. Fakat dünyânın kalbine yerleşmesine izin vermemesi gerekir. Mal kazanır ama malın kölesi olmaz. Makâm sahibi olur ama makâmıyla kibirlenmez. Dünyâ için çalışır fakat âhiretini unutmaz. Asıl tehlike ölmek değildir. Asıl tehlike, ölümü unutacak kadar dünyâya dalmaktır.

İşte bu yazımızda, ölüm kesin olduğu hâlde onu neden unuttuğumuzu, ölümün unutulmasının kalbimize ve amellerimize nasıl tesir ettiğini, dünyâ sevgisinin bizleri nasıl oyaladığını ve ölüm gelmeden önce ona nasıl hazırlanabileceğimizi ele alacağız. Çünkü hepimizin önünde aynı yol ve yolun son durağında ise ölüm var. Önemli olan, o durağa vardığımızda elimizde ne olacağı.

Ölümün Kaçınılmazlığı

İnsan, hayâtı boyunca birçok şeyden kaçabilir. Allâh’u Teâlâ’nın izniyle bir hastalıktan korunabilir, tehlikeli bir yerden uzaklaşabilir, düşmanından saklanabilir, hatta dünyânın en sağlam kalelerine sığınabilir. Fakat ecel geldiğinde ölümden kaçabileceği hiçbir yer yoktur. Çünkü ölüm, insanın karşılaşacağı ihtimallerden biri değil, kesin olarak yaşayacağı bir hakîkattir. Allâh’u Teâlâ ölümü her canlı için yazmıştır ve bunu bildirmiştir.

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sağlam kaleler içinde bulunsanız bile!” [Nisâ: 4/78]

İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, gücü onu ölümden kurtaramaz. Ne kadar zengin olursa olsun, serveti ona yeni bir ömür satın alamaz. Makâmı ne kadar yüksek olursa olsun, makâmı ölüm meleğinin karşısında ona bir ayrıcalık sağlamaz. Gençlik, sağlık, güzellik ve şöhret de insanın elinde sonsuza kadar kalmaz.

Bugün başkalarının cenâzesine giden insan, yarın kendi cenâzesinin başında insanların bulunacağını düşünmelidir. Bugün bir başkasının ardından “Allâh rahmet eylesin” diyen kişi, bir gün kendisi de aynı duâya muhtaç olacaktır. Fakat o gün geldiğinde insanın artık amel etme fırsatı kalmayacaktır.

Yine Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” [Ankebût: 29/57]

Dikkat edelim: Allâh’u Teâlâ “bazı insanlar” veya “çoğu insan” buyurmuyor. “Her nefis” buyuruyor. Bu hükmün dışında kalacak tek bir insan, cîn veya melek yoktur. Dünyâya gelen herkes, bu dünyâdan ayrılacaktır.

Zengin fakir ayırmadan, makâm sahibi veya sıradan insan demeden, güçlü ya da güçsüz olduğuna bakmadan herkes aynı kapıya varacaktır. Dünyâda insanları birbirinden ayıran birçok şey vardır; fakat ölüm geldiğinde bütün bu farklılıklar geride kalır. İnsan, Rabbinin huzuruna yalnızca yaptığı amellerle çıkar.

İşte bu yüzden ölüm, insan için yalnızca hayâtın sona ermesi değildir. Ölüm aynı zamanda imtihânın sona ermesi ve hesap gününe doğru yeni bir hayâtın başlamasıdır. Dünyâda sahip olduğumuz her şey geçici, fakat yaptığımız amellerin netîcesi kalıcıdır.

İnsan ölümü hatırladığında dünyânın gerçek değerini anlamaya başlar. Dün kendisi için çok büyük görünen meselelerin aslında ne kadar küçük olduğunu fark eder. Bir tartışmaya harcadığı öfkenin, bir mal uğruna kırdığı kalbin, sırf daha fazla kazanmak için kaçırdığı namazın veya ertelediği tevbenin ne kadar ağır bir kayıp olabileceğini düşünür.

Ölüm insana şunu öğretir: “Her şey ertelenebilir, fakat ölüm ertelenmez.”

“Sonra tevbe ederim”, “İleride namazlarımı düzeltirim”, “Biraz daha işimi yoluna koyayım, sonra ibâdete yönelirim…” diyebiliriz. Fakat ölüm geldiğinde insanın söyleyeceği hiçbir “sonra” kalmayacaktır.

Bu sebeple akıllı olan, ölümden kaçmaya çalışan değil, ölüm kendisine ulaşmadan önce onun için hazırlık yapandır. Zira ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, geleceğidir.

Ölümü Unutmanın Kalbe Etkisi

İnsan ölümü tamamen inkâr etmese de, onu kalbinden uzaklaştırabilir. Ölümün varlığına inanır, fakat günlük yaşamında ölüm yokmuş gibi davranabilir. İşte tehlike burada başlar. Çünkü kalp, zikrine göre şekillenir. İnsan sürekli dünyânın peşinde koşarsa, daha fazlasını elde etmeyi hayatının merkezine koyarsa, âhireti geri plana atarsa, zamanla dünyâ kalbinde büyür, âhiret ise unutulur.

Nitekim Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Çoklukla övünmek sizi oyaladı. Nihâyet kabirlere vardınız.” [Tekâsür: 102/1-2]

Dünyâ insanı her zaman açıkça günâha çağırarak oyalamaz. Bazen helâllerin meşguliyetiyle oyalar. Daha çok veya daha iyi olsun çabasıyla oyalar. İnsan bunlarla meşgul olurken asıl maksadını unutursa, işte o zaman dünyâ sâdece bir nîmet olmaktan çıkar ve insanı âhiretten alıkoyan bir engele dönüşür.

Yeni bir ev için aylarca araştırma yapabiliyoruz. Bir araba almak için günlerce düşünüyoruz. Bir iş kurmak için yıllarca çalışabiliyoruz. Geleceğimiz için para biriktiriyoruz. Fakat ebedî hayatımız için ne hazırladığımızı aynı ciddiyetle düşünüyor muyuz?

İşte ölümün unutulması, önce düşüncelerde başlar, sonra davranışlara yansır. Namaz ertelenmeye başlanır, tevbe geciktirilir, kul hakkı önemsenmez, günahlara karşı hassasiyet azalır. Kul unutur ki bunlar Allâh’u Teâlâ’nın rahmetini bizlerde tutan sebeplerdir. Belki de bunları unuttukça Allâh’u Teâlâ’nın rahmetinden uzaklaşmaktayız. O’nun rahmeti kişinin üzerinden kalkarsa “Vay hâline!”

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh’ı unutan, bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar yoldan çıkanların ta kendileridir.” [Haşr: 59/19]

Buradaki tehlike, kişi Allâh’u Teâlâ’yı unuttuğunda kendi maksadını da unutmuş olur. Maksatsız dolaşan bir insanın ise ölüden hiçbir farkı yoktur. İnsanın en büyük kaybı mal kaybetmek değildir. Asıl kayıp, canlı bir kalbi âhiretini unutturacak kadar dünyâya kaybetmektir.Bu sebeple bizi bu durumdan kurtaracak en değerli tavsiyelerden birine uymamız gerekir. 

Nitekim Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“Kabirleri ziyaret edin; çünkü onlar size ölümü hatırlatır.” [Müslim]

Ve yine şöyle buyurmuştur:

“Mü’minlerin en akıllısı, ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonraki hayat için en güzel hazırlığı yapandır.” [İbn Mâce]

Ölümün hatırlanması, insanın dünyâya bakışını değiştirir. Dünyâya dalmış olan kalp, ölümü hatırladığında kendine gelir. Geçici olanla kalıcı olanı birbirinden ayırmaya başlar. Çünkü insan ölümü hatırladığı müddetçe, dünyânın kendisini asıl gayesinden uzaklaştırdığını bilir. Ölümün hatırlanması, kalp için bir uyarıdır.

Ölüm Gelmeden Hazırlanmak

Ölüm, insanın hazırlıksız yakalanmaması gereken bir buluşmadır. Çünkü ölüm geldiğinde insanın amel defteri kapanır. Artık namaz kılamaz, sadaka veremez, bir iyilik yapamaz. Âhiret için her ne hazırlığı varsa bunu ölümle buluşmadan önce yapmış olması gerekiyor. 

Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İnsan öldüğü zaman, üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine duâ eden sâlih bir evlat.” [Müslim]

İnsan öldüğünde dünyâda iken küçümsediği bir fırsatın kıymetini, ölümden sonra anlayacaktır. Fakat o zaman anlayışın kendisine fayda vermeyeceği bir noktaya ulaşmış olacaktır. Bu sebeple mü’min, ölüm gelmeden önce elindeki fırsatları değerlendirmelidir. Bir gün daha yaşamak, yalnızca yirmi dört saatin daha geçmesi değildir. Her yeni gün, insana amel defterine bir şey daha yazdırabilmesi için verilmiş yeni bir fırsattır. Verilen her gün bizi Cennet’e yaklaştıran bir vesîle olabileceği gibi, Cehennem’e götüren bir gün de olabilir…

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Allâh’tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.” [Haşr: 59/18]

Hazırlık, insanın henüz fırsatı varken yaptığı amellerdir. Bugün anne ve babanın gönlünü almak mümkün. Bugün kırdığımız bir kardeşimizden helâllik istemek mümkün. Bugün bir günahı terk etmek mümkün. Bugün namazımızı daha güzel kılmak, Kur’ân’a yeniden sarılmak, Rabbimize yönelmek ve Tevhîd’i hayatımızın merkezine almak mümkündür.

Fakat ölüm geldiğinde bütün bu imkânlar ortadan kalkacaktır. Mü’min Allâh’u Teâlâ’ya kavuşmaktan korkmaz, doğru bir halde kavuşamamaktan korkar. Ölümden korkmaz, ölüme hazırlık yapamamaktan korkar. Ömrünün tükenmesinden korkmaz, ömrünü Rabbinin rızâsına uygun tüketememekten korkar. Kabre girmekten korkmaz, kabre günahlarla dolu bir amel defteri ile girmekten korkar.

Nitekim Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim Allâh’a kavuşmayı isterse, Allâh da ona kavuşmak ister; kim de Allâh’a kavuşmayı istemezse, Allâh da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” [Buhârî, Müslim]

İnsan dünyâda ne kadar yaşarsa yaşasın, sonunda arkasında bıraktığı şeylerle değil, beraberinde götürdüğü amellerle baş başa kalacaktır. Malı başkalarına kalacak, evi başkaları tarafından kullanılacak, makamı başkasına devredilecek, fakat yaptığı ameller onunla beraber olacaktır.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru budur:

“Ölüm bu gece kapımı çalsa, Rabbimin huzuruna çıkmaya hazır mıyım?”

Hazır olsak da olmasak da henüz nefes alıyorsak, hâlâ hazırlık yapma fırsatımız vardır demektir.

Hâtime

İnsan, hayatı boyunca birçok şeyi kaybetmekten korkar. Malını, makamını, sağlığını, gençliğini, sevdiklerini… Fakat bütün bunların ötesinde, insanın asıl düşünmesi gereken bir kayıp vardır. Rabbinin huzuruna hazırlıksız çıkmak…

Ölüm bize uzak bir haber değildir. Her gün onun izlerini görüyoruz. Fakat ölümün başkalarına geldiğini görmek, onun bize de geleceğini unutturmamalıdır. Bugün bir cenâzenin ardından yürüyen insan, bir gün kendi cenâzesinin ardından yürüneceğini bilmelidir.

Ölüm, hayatımızın dışında tuttuğumuz bir mesele olmamalıdır. Ölümü hatırlamak, dünyâyı terk etmek, insanlardan uzaklaşmak veya hayattan ümidini kesmek değildir. Bilâkis ölümü hatırlamak, hayatı doğru yere koymaktır. Peşinden koşmamız gerekenleri ve vazgeçmemiz gerekenleri yeniden düşünmektir.

Ölüm bize gelmeden önce kalbimize bakalım. Amellerimize bakalım. Rabbimizle aramızdaki bağı gözetelim.

Ve o gün geldiğinde:

Dünyâ için yaptığımız bütün hesaplar bitecek. Peşinden koştuğumuz şeyler geride kalacak. Ertelediğimiz “sonra”lar artık olmayacak. İnsan, yalnızca yaptıklarıyla baş başa kalacaktır. 

Duâ

Allâh’ım! Bizi ölümü unutanlardan değil, ölümü hatırlayıp ona hazırlananlardan eyle. Kalplerimizi dünyânın gafletinden muhafaza eyle. Ömrümüzü Sana itaatle geçirmeyi, son nefesimizi îmân ve tevhîd üzere vermeyi bizlere nasip eyle. Bizi, Senden râzı olduğumuz ve Senin de bizden râzı olduğun bir hâlde kavuşan kullarından eyle! Allâhumme âmîn…

Bir sonraki sayımızda buluşmak ümidiyle, sizleri Allâh’u Teâlâ’ya emânet ediyoruz.

Bir Cevap Yaz