Sonsuz hikmet, emniyet ve kifâyet sahibi, el-Vekîl olan Allâh’u Teâlâ’nın ismiyle… Yarattığı mahlûkatın nefesleri adedince O’na hamd eder, nefislerimizin şerrinden yine O’na sığınır ve her dâim O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Salât ve selâm; mü’minlere en güzel örnek olan Nebîmiz aleyhisselâm’ın, O’nun pak âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
Değerli mü’minler!
Rabbimizin izniyle bu sayımızda kalbî emniyetimizi tesis eden, mü’mini dünyânın fırtınaları karşısında sarsılmaz bir kale gibi koruyan muazzam bir kulluk esâsı olan “Tevekkül” kavramını ele alacağız.
Tevekkül; her türlü meşru sebebe tevessül ettikten, yani elinden gelen gayreti gösterdikten sonra, kalben sadece Allâh’a dayanmak ve O’nun takdirine rıza göstermektir. Tembellik ve ihmalkârlık ise bunun zıddıdır; sorumluluktan kaçarak adına tevekkül demek yanlıştır.
Tevekkül, dillerde kuru kuruya dolaşan bir söylem değil; esbâba sarıldıktan sonra neticeyi mülkün tek sahibine havâle etme şuurudur. Bizleri başıboş bırakmayan, Kendisine dayanıp güvenmeyi emreden, bu şuurla bizleri şuurlandıran Rabbimize hamd olsun.
Elhamdulillâhi hamden kesîrâ…
Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz şöyle buyurur: “Kararını verdiğin zaman artık Allâh’a dayanıp güven. Şüphesiz Allâh, Kendisine dayanıp güvenenleri sever.” [Âl-i İmrân: 3/159] Bu ilâhî hitap, bizlere mü’mince bir duruşun formülünü vermektedir. Mü’min, azimle çalışacak, planını yapacak fakat neticede kendi gücüne değil, el-Vekîl olan Rabbine itimat edecektir.
Asr-ı Saâdet’e ve seleften bize kalan mirasa baktığımızda, tevekkülün doğru anlaşılması adına şu ibretlik hâdiseyle karşılaşırız: Ömer radıyallâhu anhu, çalışmayıp mescidde oturan ve kendilerine; “Biz mütevekkilleriz (Allâh’a güvenenleriz)” diyen bir toplulukla karşılaşır. Onların bu tembel hâlini görünce şöyle buyurur: “Sizler tevekkül edenler değil, hazır yiyicilersiniz! Gerçek mütevekkil; tohumu toprağa atan, üzerine düşen vazifeyi yapan ve ondan sonra Allâh’u Teâlâ’ya güvenip dayanan kimsedir.” [İbn Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, I/441]
Evet, tevekkül; hayât yolculuğunda esbâba sarılan ama esbâba tapmayan, sebebleri putlaştırmayan bir denge yürüyüşüdür. Zira tevekküle ermek için öncelikle tam bir tevhîdî îmân gerekir. Kul, Allâh’ın rezzâk, muîn ve vekîl olduğunu kalben tasdik etmedikçe hakiki tevekkülden söz edilemez. Mü’min, rızkın da hükmün de yalnızca O’nun elinde olduğunu bilir.
Nitekim tevhîd ile tevekkülün bu sarsılmaz bağını Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyurur: “Göklerin ve yerin gaybı Allâh’a aittir. Bütün işler O’na döndürülür. Öyleyse O’na kulluk et ve O’na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.” [Hûd: 11/123] Bu ilâhî hitap bize gösteriyor ki; mademki mülk bütünüyle O’nundur ve mademki her işin nihai dönüşü O’na olacaktır, o hâlde kalbin yönelmesi ve dayanması gereken yegâne merci de sadece O’dur.
Asr-ı Saâdet’e gidip tevekkülün bu en saf, tevhîdî boyutunu Nebîmiz aleyhisselâm’ın mübarek lisanından dinleyelim. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ anlatıyor: Bir gün Nebî aleyhisselâm’ın arkasındaydım, bana şöyle buyurdu: “Ey delikanlı! Sana bazı kelimeler öğreteyim: Allâh’ın emirlerini koru ki O da seni korusun… Bir şey isteyeceksen Allâh’tan iste. Yardım dileyeceksen Allâh’tan dile. Bil ki, bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa, Allâh’ın senin için yazdığından başka bir fayda veremezler. Eğer sana zarar vermek için toplansalar, Allâh’ın senin aleyhine yazdığından başka bir zarar da veremezler. Kalemler kaldırılmış, sayfalar kurumuştur.” [Tirmizî, 2516]
İşte tevhîdî tevekkül budur! Dünyâ bir araya gelse O’nun izni olmadan bir yaprağı dahi kımıldatamayacağını bilmek, kalbi mahlûkatın korkusundan ve beklentisinden tamamen kurtarmaktır. Sebebler birer perdedir; icraat ise Müsebbibü’l-Esbâb olan Allâh’a aittir. Eğer bu şuur kalbe yerleşirse, kul Nebîmiz aleyhisselâm’ın şu hadis-i şerifindeki müjdeye mazhar olur: “Eğer siz Allâh’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabahleyin aç çıkıp akşamleyin tok olarak dönen kuşlar gibi rızıklandırılırdınız.” [Tirmizî, 2344]
Ne var ki çağımızın en büyük marazlarından biri, insânın her şeyi kendi cüz’î gücüyle halledebileceği zannına kapılması ve sebeblere gereğinden fazla kutsiyet atfetmesidir. Günümüzde maalesef tevekkül kavramı ya bütünüyle ihmal edilmiş ya da yanlış bir kadercilik anlayışıyla tembelliğe kılıf yapılmıştır. Maddiyatın ve sekülerleşmenin kuşattığı dünyâda, insânlar yalnız kendi hesaplarına, mal ve mevkilerine güvenmektedir. Oysaki dünyâ geçicidir, baki olan ise Allâh’tır. Kul, Rabbine hakkıyla dayandığında kalbindeki dünyevî endişeler ve gelecek kaygıları zâil olur.
Son olarak duâmız:
Ey kullarına kifâyet eden, el-Vekîl olan Rabbimiz! Bizleri Kendisine hakkıyla tevekkül eden, teslimiyetle huzur bulan kullarından eyle. Kalplerimizi yersiz kaygılardan, adımlarımızı yanlış yollardan muhafaza buyur. Bizleri sebebler dairesinde vazifesini hakkıyla yapan, neticede ise Senin takdirine tam bir rıza gösteren mütevekkillerden eyle. İşlerimizi Sana havâle ediyoruz, bizleri bir an olsun nefsimizin eline bırakma yâ Rabbi! Allâhumme âmîn…
Tevekkül ehline selâm ve duâ ile…
fî emânillâh…
Bir Cevap Yaz
