En güzel isimlerin ve yüce sıfatların sahibi Allâh’ın adıyla. Hamd, “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.” [İbrahim: 14/7] diye müjdeleyen eş-Şekur olan Allâh’u Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm “şükreden bir kul olmayayım mı” [Buhari] diye buyuran Nebimiz aleyhisselâm’a ve O’nun pak âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Allâh’u Teâlâ’nın izni ve inâyetiyle, önceki yazımızdaki tahlil ettiğimiz “şükür” kavramını, Süleyman aleyhisselâm kıssası üzerinden incelemeye çalışacağım.
Süleyman Aleyhisselâm’ın Konumu, Nimetleri ve Şükrü
Davud aleyhisselâm’ın oğlu Süleymanaleyhisselâm, babası gibi hem hükümdar hem nebi olan seçilmiş kullardandır. Allâh’u Teâlâ ona ilim öğretmiş, hükümranlık ihsan etmiş; kendisini daima Rabbine yönelen, şükürle yaşayan salih bir kul kılmıştır. İlâhî bir ikram olarak karıncaların ve kuşların dilini bilmekte, rüzgâra ve cinlere hükmetmekteydi. Kur’ân-ı Kerîm’de, Davud ve Süleyman aleyhimesselâm’a hüküm ve ilim verildiği, onların da bu büyük nimetlere karşı Allâh’u Teâlâ’ya çokça şükrettikleri haber verilmektedir. Nitekim kendilerine bahşedilen lütuflar sebebiyle “Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allâh’a hamd olsun.” [Neml: 27/15-18] diyerek daima hamd ve şükür hâli üzere yaşamışlardır.
Süleyman aleyhisselâm, kendisine ihsan edilen nimetler hususunda şöyle buyurmuştur: “İnsanlara verilmeyen şeyler, bize verildi. İnsanlara verilmeyen ilimler, bize verildi. Fakat, şu üç kelimeden: Öfke ve sükûnet halinde, Hilmden; yoksulluk ve bolluk hâlinde, tutumluluktan; gizlide ve açıkta, Allâh korkusundan daha üstün bir şey bulamadık!”[Ahmed b.Hanbel: Zühd]
Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri dikkatle incelendiğinde, Süleyman aleyhisselâm’a verilen nimetlerin büyüklüğü ve çeşitliliği açıkça görülür. Süleyman aleyhisselâm’a bahşedilen nimetler; vahyin nuruyla şereflendirilmiş nübüvvetten hikmet ve derin ilme, adaletle hükmetme kudretinden rüzgârların emrine verilmesine, cinlerin ve kuşların boyun eğdirilmesinden eşsiz bir mülk ve saltanata kadar uzanan; hem gaybî hem kevnî, hem mânevî hem maddî lütufların iç içe geçtiği ilâhî ihsanlardır. Ancak bütün bu ihtişamın zirvesinde, onun “Rabbim! Bana verdiğin nimete şükretmemi ilham et…” [Neml 27/19] diye niyaz eden şükreden bir kul oluşu yer alır. Zira hakiki nimet, nimetin çokluğunda değil; nimeti vereni unutmayan bir kalpte kemâle erer. Bu hususta şöyle bir rivâyet yer almaktadır: “Ömer b. Abdulazîz rahimehullâh şöyle söylemektedir: ‘Allâh, bir kuluna bir nimet verdiği zaman ve o da bu nimeti Allâh’a şükrederek teşekkür ederse, o kulun şükrü nimetten daha hayırlı olur. Eğer bunu bilmiyor olsaydın sadece Allâh’ın indirdiği kitapta Allâh şöyle buyurmuştur: “Gerçekten biz, Davud ve Süleyman’a bir ilim verdik ve onlar da şöyle dediler: Hamd olsun Allâh’a ki, bizi, inanan kullarının birçoğuna üstün kıldı.” [Neml: 27/15] Şu soruyu soruyorum: Davud ve Süleyman’a verilen nimetlerden daha büyük hangi nimet olabilir?’ ” [İbn Kesir, Tefsirü Kur’âni’l-Azîm, 6/181]
Süleyman Aleyhisselâm’ın Üç İsteği ve Beyt-i Makdis’in İnşası ve Duâsı
Süleyman aleyhisselâm babasının vasiyetine uyarak Kudüs’te Beyt-i Makdis’i inşa ettirdiğinde: “Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın” diye duâ etmiş, ‘Bunun üzerine biz de istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları emrine verdik’ buyurulmuş ve, ‘İşte bu bizim bağışımızdır, ister ver, ister elinde tut.” ifadesiyle yetkinin tamamen kendisinde olduğu belirtilmiştir. [Sâd: 38/35-39]
Süleyman aleyhisselâm babasının Kudüs’te inşâ etmeyi çok arzulayıp tamamlayamadığı mabedi inşâ etmeyi başarır. Nebi aleyhisselâm’ın bildirdiğine göre Süleyman aleyhisselâm Beyt-i Makdis’i inşâ edince Allâh’dan üç istekte bulundu: “İlâhî hükme uygun bir hüküm verme kudreti; kendisinden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanat; namaz kılmak için Mescid-i Aksâ’ya gelen kimsenin annesinden doğduğu gün gibi günahlarından çıkması.” Nebi aleyhisselâm buyurdu ki: “Süleyman aleyhisselâm’ın dilediği ilk iki şey kendisine verilmiştir. Üçüncü dileğinin de kendisine verilmiş olmasını umarım.” [İbn Mâce]
Süleyman aleyhisselâm’ın, oğluna da:“Ey oğulcuğum! Miskinlikle birlikte günah işlemek, ne kadar kötüdür! Hidâyetten sonra, dalâlete düşmek, ne kadar kötüdür! Kişinin, Rabbine ibâdet edip dururken, ibâdeti bırakması ise, bundan daha kötüdür!” dediği rivâyet edilir. [Ahmed b.Hanbel : Zühd]
Şükür ve Küfür İlişkisi
Allâh’u Teâlâ kullarını her an sabır ve şükürle imtihan eder. Nitekim insanın hayatı sabır ve şükür gerektirici olaylarla teşekkül etmektedir. İnsanoğlu ya birtakım musibetlerle sınanır yahut Allâh’u Teâlâ’nın ihsan ettiği nimetlerle imtihana tâbi tutulur. Sayısız nimetlerle lütuf ve ikrama mazhar olan kul ise ya şükür hâli üzerindedir ya da küfrân-ı nimet ile nankörlük içindedir. Seçilmiş kullar, başlarına gelen musibetlerin de kendilerine bahşedilen nimetlerin de birer imtihan vesilesi olduğunu idrak ederler: “(Süleyman) tahtı yanına yerleşmiş görünce dedi: “Bu Rabbimin fazlındandır; şükür mü edeceğim, yoksa küfür mü edeceğim diye beni denemek istiyor.” [Neml: 27/40] “Doğrusu biz insanı halden hale geçirdiğimiz karışık bir nutfeden yarattık da onu işiten, gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik ya şükredici olur ya küfredici” [İnsan: 76/2-3]
Şükür ve küfrân-ı nimet ilişkisine dair, Sebe Sûresi’nde Davud aleyhisselâm ve Süleyman aleyhisselâm’ın kıssalarına yer verilmiş; onların kendilerine bahşedilen nimetlere şükürle mukabele ettikleri beyan edilmiştir. Hemen akabinde ise, verilen nimetlere nankörlük eden Sebe kavminin ibretli kıssası anlatılarak, bu nankörlüğün onları sürüklediği hazin son zikredilir.
Böylece Kur’ân, şükür ile küfrân-ı nimetin neticelerini ardı ardına zikrederek açık bir mukayese sunmaktadır. Nitekim şükürle mukabele eden Davud ve Süleyman aleyhimusselâm’ın nimetleri artırılmış; nankörlükte ısrar eden Sebe kavmi ise ilâhî azaba düçar olmuştur.
Süleyman Aleyhisselâm’ın İsabetli Hüküm Vermesi
Davud ve Süleyman aleyhimusselâm’a, hüküm ve ilim verildiği [Enbiyâ: 21/79] ve buna mukabil olarak Allâh’u Teâlâ’ya çokça yönelip hamd ettikleri [Neml: 27/15] haber verilmiştir. Süleyman aleyhisselâm, yaptığı duânın bereketine nâil olmuş; kendisine isabetli hüküm verme nimeti ihsan edilmiştir. Nitekim onun hadiseleri değerlendirmedeki dirayeti, müşkilleri çözmedeki feraseti ve davalarda adaletle hükmetmesi, Kur’ân’da ve Sünnet’te bildirilmektedir.
- “Davud ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk. Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman’a biz anlatmıştık…” [Enbiyâ, 21/78-79] “Rivâyete göre, bir koyun sürüsü geceleyin komşunun tarlasına girerek oradaki ekini tahrip eder; ekin sahibi zararın telâfisi için mahkemeye başvurur. Bu davaya bakan Davud ile oğlu Süleyman, farklı hükümler verirler. Davud, tahrip edilen ekinin kıymetinin, koyunların kıymetine denk olduğu kanaatine vararak koyunların tazminat olarak ekin sahibine verilmesine hükmeder. Süleyman ise bu cezayı ağır bularak, hükmün değiştirilmesini teklif eder. Ona göre tarladaki zarar koyunlardan elde edilecek gelirle ödenebilir; bu sebeple hükmün şöyle olması gerekir: Tarla koyun sahiplerine verilmeli, onlar, ziyandan önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmelidir. Koyunlar da tarla sahibine verilmeli, o da tarlası ziyandan önceki haline gelinceye kadar bu koyunların sütünden, yününden ve kuzularından yararlanmalıdır. Nihâyet tarla sahibinin zararı karşılanınca tarla ve koyunlar sahiplerine iade edilmelidir. Davud aleyhisselâm, oğlunun bu çözümünü beğenir, kendi görüşünden vazgeçer” [Şevkânî, III, 470-471]
- “Vaktiyle yanlarında birer erkek çocukları olan iki kadın vardı. Bir kurt geldi, bunlardan birinin çocuğunu kapıp götürdü. Çocuğunu yitiren kadın diğerine, ‘Kurt senin çocuğunu götürdü.’ dedi. O da, ‘(Hayır!) Senin çocuğunu götürdü!’ dedi. Bunun üzerine Davud aleyhisselâm’a huzurunda yargılandılar. O, sağ kalan çocuğu yaşı büyük olan (aslında çocuğunu yitiren) kadına verdi. Kadınlar, davayı bir de Davud aleyhisselâm’un oğlu Süleyman aleyhisselâm’a arz ettiler. Süleyman aleyhisselâm işin gerçek yüzünü anlamak için, ‘Bana bir bıçak getirin. Şu çocuğu (ikiye bölüp) bu iki kadın arasında paylaştırayım.’ deyince yaşı küçük olan kadın Süleyman aleyhisselâm’a, ‘Allâh sana rahmet etsin, aman öyle yapma! Zira o, bu kadının oğludur.’ dedi. Bunun üzerine Süleyman aleyhisselâm da çocuğun yaşı küçük olan kadına ait olduğuna hükmetti.” [Buhari]
Sonuç
Allâh’u Teâlâ kulları için çeşit çeşit nimetler yaratmış; onlara yol gösterici olarak nebiler gönderip, kitaplar indirmiş; kendileri için kulaklar, gözler ve kalpler lütfetmiştir. Dünya ve ahiret saadetine erişebilmeleri için emirler ve yasaklar vaz’etmiştir. Bütün bu ilâhî ihsanlar karşısında kulara düşen vazife ise, şükür nebisi Süleyman aleyhisselâm’ın izinden giderek, nimetlerin hakiki sahibini daima hatırda tutmak ve hayatını onun rızası doğrultusunda tanzim etmektir. Zira kul, kendisine bahşedilen nimetler karşısında gaflet ve nankörlük illetine düşmeyip şükrü bir hayat düsturu edindiğinde, dünyada sekînete, âhirette ise ebedî saadete nâil olur.
Dersler ve Hikmetler
- “Ey Davud ailesi şükredin” âyetinin ardından Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kullarımdan şükreden azdır.” Âyetteki şekûr ifadesi, kalbiyle, lisanıyla ve azalarıyla bütün gücünü Allâh’a şükretmeye yönelen kimse demektir. Yine bu kimse Allâh’ın nimetleri çok olduğu için kendisini şükretmekten aciz gören kişidir. Bu kimselerin sayısı azdır. Ömer radıyallāhu anh, bir gün bir adamın şöyle dediğini duydu: “Allâh’ım beni azlardan eyle.” O’na “Bu duâ ne demek?” diye sorunca adam şöyle dedi: “Allâh ‘Şükreden kullarım ne azdır’ [Sebe: 34/13] buyurmaktadır. Ben de Allâh’tan beni bu az kimseler içine dâhil etmesini istiyorum.” Bunun üzerine Ömer radıyallāhu anh, “Bütün insanlar Ömer’den daha bilgili!” demiştir.
- “Andolsun ki, Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. İkisi ‘Bizi mümin kullarının çoğundan üstün kılan Allâh’a hamdolsun’ dediler” [Neml: 27/15] âyetinde, ilim nimetine karşı şükrün ehemmiyeti özellikle vurgulanmaktadır. Kıssada ilimle birlikte tevazuya dair dersler de yer almaktadır. Zira her iki peygamber de, kendilerine verilen üstünlüğü bütün kullara teşmil etmeyip yalnızca bir kısmına nispet etmişler; böylece kendilerinden daha üstün ilim sahiplerinin de bulunabileceğine işaret etmişlerdir. “Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinden üstün bir bilen bulunur” [Yusuf: 12/76] âyeti de bu hususa işaret etmektedir. Bu durum alim bir kimsenin, sahip olduğu ilim dolayısıyla her ne kadar bazı kimselerden üstün olsa da, kendisi gibi pek çok faziletli kimselerin bulunduğuna inanması gereğini hatırlatmaktadır. Neticede bu âyette; ilim sahibi olan bir kimsenin tevazu sahibi olması gerektiği tüm insanlığa mesaj olarak sunulmaktadır. Bu durum, ilim ehli bir kimsenin, sahip olduğu bilgi sebebiyle bazı kimselerden üstün olsa bile, kendisi gibi nice faziletli ve hatta daha ileri derecede olanların bulunabileceğini idrak etmesi gerektiğini hatırlatır. Netice itibariyle bu âyetler, ilim sahibi kimsenin tevâzu ile ziynetlenmesi gerektiğini bütün insanlığa veciz bir şekilde ifade edilmiştir.
- Rabbimiz, Süleyman aleyhisselâm’a, dünya ölçüleriyle insan tasavvurunun çok ötesinde nimetler ihsan etmiştir. Bu nimetler, kulları kolaylıkla gurur ve gaflete sürükleyebilecek büyüklüktedir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, onun bu ihsanları kendinden bilmemesi için şöyle buyurmuştur: “Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.” [Sad: 38/34] Bu cesetin, kudreti ve tasarrufu alınmış bir hâli temsil ettiği düşünüldüğünde, gerçek kudretin ve mülkün yegâne sahibinin Rabbimiz olduğu hakikatine işaret edilmiştir. Bu ibretlik sahne, insana da güçlü bir tefekkür kapısı aralar. Nitekim ölüm gelmeden önce kendi fâniliğimizi hatırlamak, sahip olduğumuzu sandığımız her şeyin emanet olduğunu kavramak ve kudretin aslî sahibinin yalnızca Allâh’u Teâlâ, olduğunu gönülden teslim etmeye yardımcı olur. Böyle bir idrak, insanı hem gururdan arındırır hem de hakiki kulluk şuuruna yaklaştırır.
- Âyetlerden anlaşıldığı üzere Süleyman aleyhisselâm, duruşları ve koşuşlarıyla seyredenlere hayranlık veren atları temaşa etmiştir. İmânla dolu gönüllere her güzel şey Rabbi hatırlattığı gibi, bu güzel hayvanlar da ona Rabbini hatırlatmış ve şöyle demiştir: “Süleyman, ‘Gerçekten ben malı (atları), Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim’ dedi.” [Sad: 38/32] Buradaki mal, yani at sevgisi, nefsânî bir tutkunun değil; Rabbini zikre vesile olan bir muhabbetin ifadesidir. Zira atlar, hayrın ve cihadın vasıtasıdır; hayır ise Allâh yolunda yapılan her türlü gayrettir. Bu kıssa, mümine sevginin ölçüsünü öğretmektedir. İnsan bu dünyada neyi seviyorsa, onu Allâh’ın zikrine, şükrüne ve rızasına vesile olduğu ölçüde sevmelidir. Bu bakımdan mü’min, malını, evladını ve sahip olduğu her nimeti, kendisini Rabbine yaklaştırdığı nisbette kıymetli görmelidir. Hülasa, Süleyman aleyhisselâm’ın bu kıssası, mal sevgisini ihtirasa çevirip kulu Rabbimizden uzaklaştırmak yerine, nimetlerden nimeti verene ulaşmaya vesile kılmak gerektiğini öğretmektedir.
- “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.” [Sebe: 34/14] Âyet-i kerîmede görüldüğü üzere, Süleyman aleyhisselâm’ın emrinde çalışan cinler, onun ne zaman vefat edeceğini bilmek bir yana, öldüğünü dahi fark edememişlerdir. Ancak dayandığı değneğin içten içe kurt tarafından yenilip bedeninin yere düşmesiyle hakikat açığa çıkmıştır. Bu sahne, gayb bilgisinin yalnızca Allâh’u Teâlâ’ya ait olduğunu apaçık ortaya koymaktadır Bu da geçmişte ve günümüzde gelecekten haber verdiğini iddia eden şirk davetçilerini ve cin tüccarlarının bâtıl iddialarını gözler önüne sermektedir.
- Süleyman aleyhisselâm kıssası, tarih boyunca servetini kaybedip dara düşenler için bir teselli olduğu gibi, dünya malı ile böbürlenenler için de büyük bir ders ve ibret olmuştur. Zira o, saltanatın zirvesine yükselmiş; fakat bu ihtişam kendisinde ebedî kalmamış, vakti gelince elinden alınmıştır. Allâh’u Teâlâ dünya hayatında öyle hikmetli bir denge kurmuştur ki, kimi zaman mal gider sahibi kalır; kimi zaman sahibi gider malı kalır; kimi zaman da her ikisi birlikte gider geride hiç birşey kalmaz. Öyleyse kul emanet olarak bırakılanlarla övünmeyip, dünyalıkların bekçiliğiyle de gurura kapılmamalıdır.
Duâmız
“Rabbim! Bana ve anama babama sevk ettiğin nimetler için şükretmemi ve rızanı kazanacak iyi ve yararlı işler yapmamı nasip eyle; ve bana bağışladığın neslimi de iyilikte daim eyle: İşte ben yüzümü Sana döndüm ve artık ben Sana teslim olanlardan biriyim!” [Ahkaf:46/15] Allâhumme âmin. Velhamdulillâh, selâm ve duâ ile…
Minhâc Dergisi 17. Sayı | Nisan 2026 | Alaaddin Cihad
Bir Cevap Yaz
