Allâh’a hamd, Rasûlü’ne salâtü selâm olsun.
Seri hâlinde devam edecek makalemizde, laiklik kavramının ortaya çıkışından itibaren geçirdiği süreci; cumhuriyet kadrolarının toplumu manipüle ederek laikliği nasıl inşa ettiklerini anlatmaya çalışacağız. Öncelikle toplumsal boyutuyla laikliğe yol açan zemine değinmek istiyoruz.
Laiklik Düşüncesinin Doğuşu ve Toplumsal Zemin
Tarihte doğup gelişen ve sonra ortadan kaybolup giden her düşünce ve hareketi doğuran belli sebepler vardır. Yasalar ve aksiyon, uygun ortamı bulmadan var olamaz; belli kurallara tâbi olmadan da varlığını sürdüremez. Peygamberlerin hepsi, insanların bir kurtarıcıya ihtiyaç duydukları zaman ve zeminde Allâh’u Teâlâ tarafından gönderilmişlerdir. Nebilerin ilettiği ilâhî vahiy hakikati, sonraki dönemlerde toplumlarca tahrife uğratılmış; doğan boşluğu başka unsurlar doldurmuştur. Hak ve hakikati ayakta tutacak doğru kişiler kalmayınca yahut bunlar yeterli olmayınca etrafı her türden şer ve fesat kaplar. Beyaz siyah, siyah da beyaz sayılır. Zulüm adalet, adalet de zulüm olarak görülür.
Kilise Otoritesi ve Avrupa’da Tepkinin Doğuşu
Son ilâhî vahiy olan Kur’ân indirilmeden önce, Îsâ aleyhisselâm’a indirilen vahyin hakikati karanlığa bürünmüştü. Îsâ aleyhisselâm’ın vahye dayalı öğretileri tahrif edilmiş, yerine kilisenin kendi elleriyle hazırladığı anlayış sahneye konmuştu. Kilise, siyasî iktidarlar üzerinde otorite kurarak onları denetlemeye ve onlara hükmetmeye başladı. Elde ettikleri güçle mal, mülk ve servet edindiler. Vaftizden engizisyona ve aforoza kadar birçok akla ve mantığa aykırı uygulamaya karşı zamanla tepkiler oluştu.
Bazı siyasi hareketler ve oluşumlar kiliseyi zayıflattı. Ruhanî ve manevî değerleri temsil ettiği iddia edilen kilisenin yaptığı haksızlık, baskı ve zulüm; güvensizlik ve nefretin doğmasına sebep oldu. Dinî inanç ve değerlere karşı doğmuş hareket ve düşüncelerin büyük ölçüde Avrupa kökenli olması da kilisenin topluma uyguladığı akıl almaz şiddet, baskı ve aforozlarla açıklanabilir. 1517’de katolik ilahiyatçı Martin Luther tarafından başlatılan reform hareketlerinin asıl amacı, kiliseyi otoritesinden mahrum etmekti. Papa’nın hiçbir dünyevî yetkiye sahip olmaması isteniyordu.
Avrupa’da Laikliğin Doğuş Süreci
Güçlenen burjuvazi kapitalizmi tetikledi. Almanya’da reformasyon, Fransa’da 1789 İhtilali ile kiliseye ağır darbeler vuruldu. Monarşi, aristokrasi ve kiliseye karşı kesin başarı sağlandı. Fransa’da başlayan bazı toplumsal hareketler, dinin ömrünü tamamladığını ve artık dine ihtiyaç kalmadığını savunuyordu. Netice itibarıyla Avrupa’da kilise ile muhaliflerinin mücadelesi, laiklik ilkesinin kabulü ile sona erdi.
Laiklik Kavramının Anlamı
Laiklik; Türkçeye Fransızca “laicité” sözcüğünden geçmiştir. Bu sözcük, “din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk” anlamına gelen Latince “laicus” kelimesinden gelmektedir. Osmanlılılar bunu “ladinî” sözcüğü ile ifade etmişlerdir.
Laiklik; devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını, din alanı ile dünya ve kamu işleri alanının birbirinden ayrılmasını, birbirlerine karışmamalarını ifade eder.
Laiklik; doğduğu Avrupa coğrafyasının her yerinde tek biçimde uygulanmamıştır. Farklı anlayış ve uygulamalar söz konusudur. Dün böyle olduğu gibi bugün de durum aynıdır. Mesela Fransa’daki laiklik anlayışı ve uygulaması, Almanya veya İngiltere’dekinden oldukça farklıdır. Türkiye’deki uygulama ise daha da değişik olmuştur. Türkiye’deki laiklik uygulaması büyük oranda Fransa’daki uygulamanın aynısı, hatta daha radikalidir ki buna “militan laiklik” denilmektedir.
Laikliğin doğuşu ile başlayan makalemizin devamında, Osmanlı’da ve Türkiye’de oluşum sürecini anlatmaya gayret edeceğiz inşallâh.
Osmanlı Döneminde Laiklik
Osmanlı’da İlk Laikleşme İşaretleri
Osmanlı’da laikliğin ilk belirtileri II. Mahmud zamanında görülmüştür. Tanzimat dönemindeki reformlarla laik Nizamiye mahkemelerinin ve batılı tarzda eğitim için Maarif Nezâreti’nin kurulması, II. Meşrutiyet döneminde Şeyhülislâmın kabineden çıkarılması gibi uygulamalarla Osmanlı’da devlet kurumları kısmen laikleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla laiklik ilkesi devlet tarafından tamamen benimsenmiştir.
Tanzimat ve Batılılaşma Süreci
Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı dönemi batılılaştırıcılığında, din toplumsal hayattan uzaklaştırıldıkça, dinin boşalttığı alanlar hemen laik esas ve uygulamalarla doldurulmuştur. Ancak dine açıkça cephe alınmamıştır. Dinin toplumsal etki alanının daraltılması, ustaca gerçekleştirilen manevralarla sağlanmıştır. Dinî unsurları ikinci dereceye atmak suretiyle de olsa muhafaza eden ve böylece düalist bir karakter sergileyen Tanzimat dönemi uygulamaları, Ziya Gökalp’in eleştirilerine uğramış olsa bile, din Gökalp’te de millî yapının bir unsuru olarak varlığını sürdürmüştür.
Türkiye’nin Modernleşme Tarihi ve Laiklik
Batıya yönelişin bir devlet politikası olarak kabul edildiği Tanzimat’tan itibaren yaşanan süreç dikkate alındığında, Türkiye’nin “modernleşme” yahut başka bir ifadeyle “batılılaşma” tarihinin esas olarak bir “laiklik tarihi” olduğu söylenebilir.
Modernleşmenin dayandığı esaslar dikkate alınırsa, Türkiye’de yaşanan durumun batılılaşma sürecinin özellikleri açısından beklenen, hatta zorunlu bir sonuç olduğu anlaşılır. Bu nedenle modernleşme sürecinde sahip olunan laiklik, Türk kültürünün kendi dinamikleriyle ulaştığı bir aşamayı değil; modernleşmenin diğer birçok unsurunda olduğu gibi ithal bir düşüncenin aşılanmasını ifade etmektedir.
Laiklik önemlidir; çünkü batılılaşma/modernleşme sürecinde diğer bütün oluşum ve değişimlerin temeli olma görevini üstlenecek kadar fonksiyonel bir niteliğe sahiptir. Bu durumu, Türkiye’nin modernleşme sürecinde açıkça görmek mümkündür. Özellikle cumhuriyet dönemi dikkate alındığında görülür ki, bütün düşünce ve uygulamalar laikliğe girmekte ve yine laiklikten çıkmaktadır.
“Laik” Kelimesinin Türkiye’de Yerleşmesi
“Laik” terimi Türkiye’de ilk olarak 19. yüzyılda duyulmuştur. İlk kullanımdan sonra, batı dillerine ait bazı sözcükleri Türkçe ifade etmek isteyen kimi düşünürler “laik” yerine Türkçe bir terim bulma gayretine girmişlerdir. Bunlardan Ziya Gökalp, laikliğin karşılığı olarak “ladinî” terimini kullanırken; Müşir Ahmet Paşa’la “ruhbanî” terimini kullanmıştır. Ancak bu arzuları gerçekleşmemiş; “laik” terimi Türkçede asli biçimiyle yerleşmiş ve yaygınlaşmıştır.
Türkiye’nin Laikleştirilmesi
Batıcı Kadrolar ve Toplumsal Dönüşüm
Türkiye’de batılılaşma, ilk andan itibaren yönetici kesimin batıda veya Türkiye’deki modern okullarda yetişmiş “aydınların” düşünceleriyle şekillenmiş ve onların uygulamalarıyla bireysel ve toplumsal hayatın çeşitli cephelerinde yer bulmuştur. Batıcı seçkinler toplumu topyekûn bir değişime tâbi tutarken, halk ise kendisine yabancılaşmış bu seçkinlere karşı direnmiş ve varlığını koruma kararlılığı göstermiştir. Bu ise batıcı seçkinler arasında ayrılıklara, daha da önemlisi çatışmalara yol açmıştır. Bu sürecin her aşamasında “halka rağmen halk için” biçiminde formüle edilen yaklaşımın, “halka rağmen” zihniyetinin gerektirdiği sertlik ve acelecilik anlayışı yer almıştır. “Aniden değişim” arzusu, bütün tepki ve çatışmaları bir anda bastırma düşüncesiyle baskı ve şiddet olarak ortaya çıkmıştır.
Muhalefetin Tasfiyesi
Cumhuriyet seçkinleri, geçmiş dönemlerden hareketle batılılaştırma politikalarının karşısında en güçlü muhalefetin din temsilcilerinden geldiğini biliyorlardı. Belki bunlar askerî önlemlerle aşılabilirdi. Ancak cumhuriyeti kuran seçkinler için daha önemli ve tehlikeli muhalifler, batıcı olmalarına rağmen kendilerine muhalefet eden Osmanlı tarzı batıcılardı.
Hâlbuki cumhuriyet seçkinleri, toplumu sadece batılılaştırmak değil; daha da önemlisi sürekli söz sahibi olarak kalmak istiyorlardı. Bilhassa siyasal batılılaştırma girişimlerinin sapmalara uğraması pahasına, çeşitli gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılan otoriter bir sistemin kurulması bunun tarihsel delilidir. O hâlde muhalefeti tamamen yok edebilmenin yolu, dini bütünüyle saf dışı etmekten geçiyordu. Din elbette kalplerden sökülüp atılamazdı; fakat hiç değilse sadece kalplerde kalan ve hayata yansımayan bir inanç hâline getirilebilirdi.
Tepeden İnme Laikleştirme
Türkiye’de laikleştirme süreci, çok feci uygulamalar ve bunların vahim sonuçlarıyla doludur. “Laikleşme” değil de “laikleştirme” denilmesinin sebebi, bizdeki sürecin kendi tabiî mecrasında değil, tepeden inme bir ihtilal şeklinde gerçekleşmiş olmasıdır. Oysa Avrupa’da laiklik, en az üç asırlık bir süreci ve bu süreçteki mücadeleyi kapsar.
Millî Mücadele ve Sonrası
Birinci Cihan Harbi’nden sonra Osmanlı’nın yıkılışı, bütün İslâm dünyasında derin bir üzüntüye sebep olmuştu. Sonrasında başlayan Millî Mücadele ise sevinçle karşılanmıştır. Bu hareket, İslâm dünyasının bağımsızlık ve emperyalizme karşı ilham kaynağı olmuştur. Müslümanlar bu mücadele için dualar etmiş ve maddî destekte bulunmuşlardı. Çünkü Millî Mücadele, işgale uğramış Anadolu topraklarını, işgal altındaki hilafet merkezini ve halifeyi kurtarıp şeriatı yeniden ikame etmek adına başlamış ve bu niyetle devam etmişti. Ünlü Sivas Kongresi’ne katılan üyelerin yemin metni şöyleydi: “Makam-ı Celîl-i Hilafet ve Saltanata, İslâmiyet’e, Devlete, millete ve memlekete mânen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek çalışacağıma namus ve bilcümle mukaddesatım namına vallâh billâh.”
Batı emperyalizminin işgaline karşı bu amaç ve niyetle mücadele edildi. Millet, bütün fakirliğine rağmen canla başla bu mücadeleye katıldı ve destek verdi. Millî Mücadele’nin sonlarına yaklaşıldıkça, batıcı kadroların Ankara’da ipleri ele geçirmek için çeşitli senaryolar çevirdikleri görülmektedir. Bu kadrolar, mücadele yıllarında sergiledikleri tavırların aksine söz ve eylemlerle gerçek yüzlerini göstermeye başladılar. Kendilerine muhalefet edenleri de çeşitli siyaset oyunlarıyla saf dışı etme yoluna gittiler. Hizaya getiremediklerini ölümle tehdit etme, bazılarına ise suikastlar tertip ederek ortadan kaldırma yöntemini seçtiler. Muhalefeti bu şekilde sindiren batıcı kadro, batılıları bile şaşırtan icraatlar ortaya koydu.
Emperyalistlerin çekilip gitmesinin ardından Ankara’da yaşanan bu değişiklikler ve yeni rejimin uygulamaları, Anadolu halkında büyük bir şaşkınlık meydana getirdi. İşgale uğramış bir ülkede dahi rastlanamayacak uygulamalarla karşılaşan bu mazlum halk, savaşın açtığı yaraları sarmaya çalışırken kalbinden, can evinden vurulmuştu. Olup bitenlere karşı yer yer baş gösteren huzursuzluklar, yeni rejim için tehdit olarak algılandı. Asi ve şaki denilerek üzerlerine gidildi; şiddetle bastırılıp yok edildiler. Dersim ve Şeyh Said hadiseleri bunun en meşhur iki örneğidir.
Cumhuriyet Sonrası Toplumsal Dönüşüm
Kemalist laisizm, ülke ve toplum için korkunç neticeler doğuran bu uygulamalarla tek tip bir toplum oluşturmayı hedeflemişti. Yüzyıllardan beri farklı etnik yapı ve inançlara sahip Osmanlı toplumunun barış ve huzur sağlayan geleneksel çok renkli, çok sesli yapısı havaya uçuruldu. Osmanlı, üç kıtadaki farklı inanç ve ırktan toplumları asırlar boyunca başarılı bir şekilde bir arada tutmayı başarmıştı. Osmanlı, bir İslâm devleti olmakla beraber gayr-i müslim tebaa da din ve inançlarını, dil ve kültürlerini sürdürebiliyordu. Osmanlı idaresi herhangi bir ırkı, inancı veya kültürü eritip yok etme politikası uygulamamıştır. Dünyanın en sorunlu coğrafyasında Osmanlı’yı bu kadar uzun ömürlü kılan sebeplerden biri de bu siyasetiydi denilebilir.
Sözde laik cumhuriyet, yeni bir ulus oluşturmak adına tarihin derinliklerinden akıp gelen ve İslâm’ın hoşgörüsü ile harmanlanmış farklılıklarla bir arada yaşama kültürünü ateşe verip yaktı. Kendi belirledikleri ölçülere göre herkes Türk olacaktı. Giyim kuşamdan okuyup yazmaya, inanıp ibâdet etmeye kadar her şey tek tip hâle getirilecekti. Kısacası yeni bir din uyduruluyordu. Yeni rejimin bu uydurma dinini herkes lütuf olarak görüp kabul edecek ve “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ile minnettarlığını ifade edecekti. Herkes Türkçe konuşacak; dinini yaşamak isteyene de rejimin koyduğu ölçüler dâhilinde müsaade edilecekti. Ezan Türkçe okunacaktı. Hacca gidip Araplara para akıtmaya ne gerek vardı? “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” diyebilen yeni bir anlayışın cesur militan taraftarları bile vardı.
Darbeler ve Statükonun Korunması
Türkiye’de zorla, baskıyla, gerektiğinde darağaçlarında sallandırılarak yapılan inkılapların ardından, laiklik maddesinin anayasaya konmasıyla toplumun bütün değerleri laiklik ilkeleri doğrultusunda şekillendirildi. Bundan sonraki süreç ise inkılapların korunması ve bunlara karşı oluşacak muhalefetin sindirilmesi oldu. İnkılapları ve laikliği koruyup kollamak adına her on yılda bir askerî darbe yapıldı.
Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde laikleşme, bütün plan ve uygulamaların temelini teşkil etmiştir. Bu sebeple laiklik daima temel ölçü kabul edilmiştir. Laiklik, “devletçilik” dışında diğer ilkelerin de ön şartı sayılmıştır. Zira modernist karakterli bütün toplumsal değişimlerin temel faktörünü laiklik ilkesinin teşkil ettiği düşünülmüş; bu ilke kabul edilmedikçe sosyal değişimlerin çoğunun gerçekleşemeyeceği kanaatiyle, çok planlı bir şekilde laikliğin devlet hayatında egemen olmasına yol açan anlayış hâkim kılınmıştır.
Türkiye’de mevcut statüko, hoşuna gitmeyen her şeyi laikliğe aykırı bulma ve dolayısıyla sisteme yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirme geleneği oluşturmuştur. Hatta öyle ki, görüşlerinde dinî unsurlar taşıyan bir partinin iktidara gelmesi ve parti liderinin başbakan olması dahi laikliğin, dolayısıyla sistemin tehlikede olduğunun işareti olarak algılanmıştır. Laik Kemalistlerin cumhuriyet döneminde dayattığı laikliğin ve bu sürecin daha iyi anlaşılabilmesi için meseleyi dört ayrı düzeyde incelemek istiyoruz. Bu düzeyleri şu şekilde sıralayabiliriz:
Laikliğin Dört Düzeyi
- Fonksiyonel Düzeyde Laikleşme: Dinin fonksiyonel yapısında gerçekleştirilen daraltma ve buna bağlı olarak bireysel ve toplumsal hayatta dinden boşaltılan alanların din dışı unsurlarla doldurulması.
- Sembolik Düzeyde Laikleşme: İslâm’a ilişkin sembollerin yerini ulusal kültüre ve sosyal hayata ilişkin sembollerin alması.
- Kurumsal Düzeyde Laikleşme: Örgütsel yapılarda gerçekleştirilen düzenlemeler; İslâm’ın örgütsel gücünü ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar.
- Yasal Düzeyde Laikleşme: Toplumun hukukî yapısında gerçekleştirilen düzenlemeler; batı kökenli yasaların alınıp uygulamaya konulması.
Gelecek yazımızdan itibaren laikliği bütün yönleriyle ortaya koymak adına bu maddeleri tek tek ele alacağız. İslâmî değer yargılarıyla şekillenmiş toplumu, laikliği kabul ettirmek için baskı, zulüm ve darağaçlarıyla nasıl bir cendereye soktuklarını tarihî boyutuyla ortaya koymaya gayret edeceğiz inşallâh.
Selâm ve duâ ile…
Minhâc Dergisi 17. Sayı | Nisan 2026 | Hayreddin Gökçe
Bir Cevap Yaz
