«
  1. Anasayfa
  2. 16. Sayı / Ocak 2026
  3. Yürüyen Takvâ Ebu’d-Derdâ

Yürüyen Takvâ Ebu’d-Derdâ

Ali

Muttakî kullarına cenneti vaat eden, fasıkları da cehennem ile tehtid eden, eş-Şekûr ve el-Kahhâr olan Allâh Azze ve Celle’nin adıyla…

Allâh’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selâm olsun.

Ashâb’ı Kirâm dendiği zaman akan sular durur yüreklerde… Onlar ki; vahyin nuruyla aydınlanmış ve bereketlenmiş şahsiyetlerdir. Sahabemizin, birbirinden güzel hayat hikâyelerini okuduğumuzda, şuur dünyamız gelişir, manevî duygularımız harekete geçer. Yine, bu sayımızda da şuur dünyamıza ışık tutacak bir başka sahabemizi daha kaleme alıyoruz. Takvâ denildiği zaman akıllara birçok sahabî gelse de aralarından birine özellikle değineceğiz. Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu… Takvâ kavramını hayat edinmiş bir sahabî… Ona (radiyallâhu anhu) “yürüyen takvâ” desek abartmış olmayız.

Rabbimizin izni ve inayetiyle bu yazımızda Ebu Derdâ radiyallâhu anhu’dan bahsedeceğiz. Takvâ kavramının, onun şahsiyetinde nasıl yer ettiğini öğrenmeye çalışacağız, inşâllâh.  Yardım ve başarı Allâh’u Teâlâ’dandır.

Müslüman Oluşu

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu ve Abdullâh bin Revaha radiyallâhu anhu cahiliye döneminde çok yakın arkadaşlardı. Abdullâh bin Revaha radiyallâhu anhu Müslüman olunca Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu ondan uzaklaştı. Şirk üzere yaşamaya bir süre daha devam etti.

Bir gün Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu dışardaki işleri bittikten sonra eve gelmeyi arzuladı. Niyetinde putuna tazimde bulunmak vardı. Ancak o evde yokken dostları Abdullâh bin Revaha ve Muhammed bin Mesleme radiyallâhu anhuma, putunu kırmışlardı. Eve geldiğinde sürprizle karşılaşan Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu putun parçalarını topladığı sırada eşi Ümmü’d-Derdâ ona şöyle söylüyordu: “Eğer bir kimseye zarar veya faydaya güç yetirebilseydi önce kendini korurdu ve kendisine faydası olurdu.”

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu hanımından su istedi, yıkandı, temiz elbiselerini giydi ve Rasûlullâh aleyhisselâm’ın yolunu tuttu. Onun geldiğini farkeden Rasûlullâh aleyhisselâm şöyle buyurdu: “O Müslüman olmak için geliyor. Rabbim bana Ebu’d-Derdâ’nın Müslüman olacağını vaat etti.” [İbni Asakir]

Said bin Abdilaziz şöyle der: “Ebu’d-Derdâ, Bedir günü Müslüman oldu, Uhud’a katıldı. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, onu, dağdakileri geri çevirmesi için görevlendirmişti, o da tek başına bunu yapmıştı. İslâm’a girişi biraz gecikmişti.” [El- Heysemi, el-Mecma]

Dünya Hayatına Karşı Zühtü

Kişi istediğinin verilmesini ister durur

Allâh ise sadece kendi istediğini verir

Kişi, menfaatim, malım der,

Allâh’a karşı takvâ ise en büyük menfaattir.

Bu şiirin Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’ya ait olduğu söylenir. Onun bu yazdıkları hakikatte hayatında olan şeylerdi. Allâh’u Teâlâ’ya içtenlikle yönelen, vakitlerini ilim ve ibadetle geçiren bir şahsiyetti. Öyle ki, Allâh’u Teâlâ’ya olan kulluğunu gerektiği gibi yapamadığı için ticaret hayatını bitirip kendini ibadete vermişti. Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu şöyle demiştir: “İslâm’dan önce ticaretle uğraşan birisiydim. İslâm olduktan sonra ticaret ve ibâdeti birleştirmek istedim. Baktım ki ikisi bir arada olmuyor, ticareti terk edip ibâdete sarıldım.” [El-Heysemi, el-Mecma]

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu, dünyevî işlerle fazla vakit geçirmemek için ticaret hayatını sonlandırmıştı. O, bundan sonra kendini ilme ve ibâdete adadı. Çok kısa sürede, inen âyetlerin, hemen hemen tümünü ezberledi. Sahabe arasında ilmî olarak parmakla gösterilen bir şahıs oldu.

İbadette Zirve Noktada

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu, Rabbini çok seven dinine son derece bağlı olan biriydi. Onun tek derdi Allâh’u Teâlâ’yı razı etmekti. Sürekli Rabbine ibadet ediyordu. Öylesine bu dünyadan geçmişti ki ibadet dışındaki şeylerden lezzet alamıyor gibiydi. Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu şöyle demiştir: “Eğer şu üç şey olmasaydı dünyada kalmayı istemezdim: Sıcak ve uzun günde (oruçtan dolayı) susuzluk, gece vakti Allâh’a secde etmek ve meyvelerin güzellerinin seçilmesi gibi, sözlerin seçilerek konuşulduğu meclisler.” [Siyeru A’lami’n-Nubala]

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu ilim ve ibadet sahasında öyle bir noktaya vardı ki ne kadar fazla yapsa doymuyordu. Hayatının her alanını ilim ve amel ile doldurmuştu. Hatta o kadar ileri gitmişti ki artık ailesinin haklarını unutmuştu.

İtidalli olmak Sünnettir

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu ve onun gibi olan bazı sahabîler, ibâdet noktasında itidal sınırını aşınca Rasûlullâh aleyhisselâm onları uyarmak zorunda kaldı. Bir gün bazı sahabîler müminlerin annesi Aişe validemize Rasûlullâh aleyhisselâm’ın ibadet hayatını sormuşlar ve aldıkları cevaba göre şöyle demişlerdi: “Rasûlullâh aleyhisselâm nerede, biz neredeyiz? O’nun (aleyhisselâm) geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır. Dolayısıyla biz daha fazla amel etmeliyiz!” İçlerinden biri: “Ben ömrümün sonuna kadar uyumaksızın namaz kılacağım” dedi. Bir diğeri: “Ben de hiç oruçsuz gün geçirmeden hayatım boyunca oruç tutacağım” dedi. Bir diğeri: “Ben de sağ olduğum müddetçe kadınlardan uzak durup asla evlenmeyeceğim” dedi. Rasûlullâh aleyhisselâm bu sözlerden haberdar olunca şöyle buyurdu: “Allâh’a yemin ederim ki, ben aranızda Allâh’tan en çok korkan ve O’na en bağlı olanım. Bazen nafile oruç tutarım bazen tutmam. Hem namazımı kılar hem uyurum hem de evlenirim. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” [Buhârî]

Rasûlullâh aleyhisselâm, Ebu’d-Derdâ ve Selman radiyallâhu anhuma’yı kardeş ilan etmişti. Bir gün Selman radiyallâhu anhu, Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’nun evini ziyaret etmek istedi. Eve geldiğinde Ümm’d-Derdâ radiyallâhu anha’yı üstü başı bakımsız halde gördü. Selman radiyallâhu anhu: “Bu ne hal?” dedi. Ümm’d-Derdâ radiyallâhu anha: “Kardeşin Ebu’d-Derdâ’nın dünyaya ihtiyacı yok!” dedi. O esnada Ebu’d-Derdâ eve geldi ve hazırlattığı yemeği Selman’a ikram edip: “Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum.” dedi. Selman radiyallâhu anhu: Sen yemedikçe ben de yemem.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selman radiyallâhu anhu ona: “Uyu!” dedi. Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu uyudu, bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selman radiyallâhu anhu yine: “Uyu!” diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selman radiyallâhu anhu: “Şimdi kalk!” dedi ve her ikisi birlikte namaz kıldılar. Sonra Selman, Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’ya şöyle dedi: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Hak sahiplerinin her birine haklarını ver.”Sonra Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gidip olup biteni anlattı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Selman doğru söylemiş.” buyurdu.”[Buhârî]

Bu ve benzeri hadiseler yaşanınca Rasûlullâh aleyhisselâm uyarılarından sonra Ahzâb Sûresinde geçen ilgili âyet-i kerimeyi okudu. O âyet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki, Rasûlullâh, sizin için, Allâh’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için en güzel örnektir.” [Ahzâb: 33/21]

Her şeyde olduğu gibi ibadetlerde de itidal yolunu tutmak sünnettir. Çünkü kişinin üzerinde, Rabbinin hakkı, nefsinin hakkı ve ailesinin hakkı vardır. Rabbimizin hakkını vermemek aklımızın ucundan bile geçemez. Bununla beraber, nefsimizin ve ailemizin hakkını da vermeliyiz.

Kalbin Dağınıklığı

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’nun dilinden düşürmediği bir duâsı vardı. Bizim de çok ihtiyacımız olan duâ şöyleydi: “Allâh’ım! Kalbimin dağınıklığından sana sığınırım.” Talebeleri merak edip sordular: “Ey Ebu’d-Derdâ! Kalbin dağınıklığı nedir?” Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu şöyle cevap verdi: “Her vadide malım olsun düşüncesidir. Her işte parmağım olsun arzusudur.” [İbn Asâkîr, Tarihu Medineti Dımeşk]

Bugün de bizlerin bu duâyı yapmaya çok ihtiyacı vardır. Hayatlarımıza baktığımızda, her işte parmağımız olsun istiyoruz. Dar olan vakitlerimize birçok iş sığdırmaya çalışıyoruz. Ve sonucunda da bir kaosla karşılaşıyoruz.

Bir insanın, birçok işten, ihtiyacı kadarınca anlaması güzeldir. Edinilen marifetlerin nerede ve ne zaman lazım olacağı belli olmaz. Ancak kişi, birden fazla işe el atar da kendisine gücünün üstünde yük yüklerse, kalbi karışacak, aklı bulanacaktır. İşlerdeki verim azaldığı için odaklanma kaybı olacaktır. Sonuç olarak da kenarda, henüz bitmemiş yarım kalan birçok iş yığılacaktır. Böyle olmasındansa kişinin kendisine güvendiği işlere yoğunlaşması, hatta tek bir işle meşgul olması doğru olandır. Çünkü kişinin, kalbini ve aklını vererek yaptığı tek iş, kalbi ve aklı darmadağın olarak yaptığı birçok işten daha bereketlidir. Allâh Azze ve Celle en iyisini bilendir.

Dımeşk Halkına Nasihat

Ömer radiyallâhu anhu, Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’yu, Şam’a vali atamak istedi. O kabul etmedi. Ancak Ömer radiyallâhu anhu çok ısrar edince Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu şöyle dedi: “Eğer oraya gidip Allâh’ın kitabını, Rasûlü’nün sünnetini öğreteceksem, namaz kıldıracaksam giderim.” Ömer radiyallâhu anhu bunu kabul etti.

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu Dımeşk’e doğru yola çıktı. Oraya vardığında, insanların nimetlere dalmış, refah içinde yaşadıklarını gördü. Onları mescide topladı ve yüzyıllarca nesilden nesile aktarılacak olan şu güzel konuşmayı yaptı: “Ey Dımeşk halkı! Sizler din kardeşlerimiz, komşularımız, düşmanlara karşı da taraftarlarımızsınız… Ey Dımeşk halkı! Sizden hiçbir karşılık beklemememe rağmen, sizi nasihatime cevap vermekten alıkoyan nedir? Nasihatim sizedir ancak karşılığını başkasından bekliyorum. Âlimlerinizin öldüğünü, cahillerinizin ise ilim öğrenmediğini görmekteyim… Allâh’ın sizin üzerinize gerekli kıldığını bırakıp, O’nun kendi üzerine aldığı şeyle (fazlasıyla rızık derdiyle) meşgul oluyorsunuz. Neden sizlerin yemeyeceğiniz şeyleri biriktirdiğinizi, oturmayacağınız evleri bina ettiğinizi, ulaşmayacağınız şeyleri arzuladığınızı görmekteyim? Sizden önceki topluluklar mal biriktirdiler, çeşitli arzulara kapıldılar, ama kısa süre sonra elde ettikleri şeyler helak oldu, arzuları boş umutlara, bina ettikleri kabirlere dönüştü…” [Suverun min Hayati’s-Sahabe]

Rivayetin devamında şöyle geçmektedir: “Konuşmasını dinleyen insanlar ağlamaya başladırlar, öyle ki mescidin dışından ağlama sesleri duyuluyordu. O günden sonra Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu, Dımeşk’te mescitlere katılıyor, çarşılarına uğruyor, sorularını cevaplıyor, isteyene öğretiyor, gafil olanları uyarıyor, böylece her fırsatı değerlendiriyordu.” [Suverun min Hayati’s-Sahabe]

Kızını Halktan Biriyle Evlendirmesi

Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu, her konuda Allâh Azze ve Celle’nin rızasını arıyordu. Takvâsından dolayı, Allâh katında sorumlu olacağı insanlar hakkında da titizlik gösteriyordu. Kız babaları iyi bilir. Kız çocuğu edinmek büyük sorumlulukları beraberinde getirir. Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’nun da Derdâ adında bir kızı vardı. Onu dünyası ve ahireti için hayırlı olacak bir kimseyle evlendirmek istiyordu. Velev ki dünyevî bir şeye sahip olmasa da…

Dımeşk’te bulunduğu dönemde, Muaviye radiyallâhu anhu, Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’nun kızı Derdâ’yı, oğlu Yezid’e istemişti. Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’nun cevabı olumsuz olmuştu. Daha sonra kızını halktan olan, dininden ve ahlâkından emin olduğu biriyle evlendirdi. Tabii bu durum, halk arasında dedikoduya sebep oldu: “Ebu’d-Derdâ kızını Muaviye’nin oğluna vermeyi reddedip, halktan biriyle evlendirmiş!”

  Kendisine bu yaptığının sebebi sorulduğunda o şöyle dedi: “Bu yaptığımla kızım Derdâ’nın iyiliğini istedim.” Soran kişi: “Nasıl?” Dediğinde: “Kendisine hizmet eden köleler, inciler ve göz alan saraylar onu ne hale getirir? Bu durumda dini ne hale gelir?” diye cevap verdi. [Suverun min Hayati’s-Sahabe]

Öyle bir zamanda yaşamaktayız ki, iyice materyalleşmiş toplumdan Müslümanlar da payını almaktadır.  Dünya, insanları içine çekmiş, değer verilen şey maddiyat olmuştur. Günümüzde birçok kardeşimiz maddi sıkıntılardan dolayı evlenememekte, evlenmiş olanlar da sorunlar yaşamaktadır. Oysa yukarıda ki kıssadan anlaşılıyor ki sahabe maddiyata önem vermemiş, dinî ve ahlâkî durumları öncelemiştir. Evlilik İslâm’da çok önemli bir yere sahiptir. Bilinmelidir ki maddî temeller ve temennîler üzerine kurulan bir evlilik ya bireyleri yıkar ya da evliliği. Ancak maneviyat öncülenerek yapılan evlilikler, sağlam temeller üzerine olacaktır. İşte bu da kişilerin takvâsıyla alakalı bir meseledir. Rabbimiz bizleri hakka isabet ettirsin.

Yolculuk Vakti

İlim, ibadet ve cihadla geçirdiği uzun bir hayatın ardından Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu, çoktan kalbinde öldürdüğü dünyadan ayrılıyordu. Kalbinde cenneti yaşayan o muttakî adamın aslında sadece bedeni dünyada yaşadı. Bir türlü anlaşamadığı, çoktan kalbiyle terk ettiği şu aldatıcı dünyayı bedeniyle de terk edip gitti.

Eşi Ümmü’d-Derdâ radiyallâhu anha onu çok severdi. Dünya’da Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’yu ona nasip ettiği gibi ahiretteki eşinin de o olması için Allâh’a duâ ediyordu. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu, eşi Ümmü’d-Derdâ radiyallâhu anha’ya şöyle dedi: “Eğer bunu istiyorsan, ben ilk eşinim. Benim üzerime kimseyle evlenme!” Ümmü’d-Derdâ radiyallâhu anha güzel bir kadındı. Muâviye radiyallâhu anhu kendisiyle evlenmek istediğinde şöyle cevap verdi: “Hayır! Vallâhi cennette Ebu’d-Derdâ ile evlenebilmek için bu dünyada başka kimseyle evlenmeyeceğim.” [Sıfatu’s-Safve]

Kimisi kocası öldüğü için huzura kavuşur.  Kimisi de vefat eden kocasının üzerine gül bile koklayamaz ki o ahiretteki yâri olsun. Takvâ öyle güzel bir şey ki, arkada kalan hanım bu güzel vasfın hatırına, kalan günlerini dul geçirmeyi kabul ediyor. Takvâ öyle güzel bir haslet ki sen vefat etsen de arkandan hayra vesile oluyor. Rabbimiz, bekârlara muttakî eşler nasip eylesin, evli olan eşlerin de takvâlarını arttırsın, Allâhumme âmin.

Sonuç

Takvâ kavramını, hayat edinmiş bir sahabî olan Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu’yu birlikte okuduk. Hayatının her alanında, tek derdinin Rabbimizin rızası olduğunu gördük. İslâm’a girdiği andan itibaren Rabbine olan bağlılığı, dünyaya olan zahitliği, ibadetlere olan düşkünlüğü, ümmete ettiği nasihatleri, sorumluluklarındaki bilinci bizlere takvâsının ne düzeyde olduğunu açıkça gösterdi. Ebu’d-Derdâ radiyallâhu anhu, bu dünyada takvâsıyla yaşadı. Yakîn ona geldiğinde de takvâ azığıyla birlikte Rabbine göçtü. Rabbim ondan ve sahabemizden razı olsun. 

Sahabe radiyallâhu anhum’u anlamak, İslâm’ı güzel şekilde idrak etmek demektir. Hatta söylenir ki; salihlerin kıssaları, Allâh’ın ordularından bir ordudur. Allâh’u Teâlâ bu ordular ile müminlerin kalplerini sabit kılar. Rabbimiz, sahabe radiyallâhu anhum’un kıssalarını okuyarak faydalanmayı, onların hayatlarından dersler çıkarmayı bizlere nasip eylesin, Allâhumme âmin.

Duâmız

Allâh’ım! Senin rahmetini umarız, bizi göz açıp kapayıncaya kadar dahi nefsimizle baş başa bırakma, bütün işlerimizi salih kıl, senden başka ilâh yoktur.

Allâh’ım! Senden hidayet, takvâ, iffet ve gönül zenginlik isteriz.

Selâm ve duâ ile…

Minhâc Dergisi 16. Sayı | Ocak 2026 | Ali Eren

Bir Cevap Yaz