«
  1. Anasayfa
  2. 16. Sayı / Ocak 2026
  3. Takvâ ve Siyâset

Takvâ ve Siyâset

overhead-view-laptop-with-stationeries-tea-cup-colored-backdrop

Mukaddime:

“Haddi aşmayın; şüphesiz ki Allâh haddi aşanları sevmez.” [Mâide: 5/87] buyuran Allâh’u Teâlâ’nın ismiyle… Yarattığı ve yaratacağı zerrelerin adedince el-Hamîd olana hamd eder, nefislerimizin şerrinden yine O’na sığınır ve her dâim O’ndan nasr ve mağfiret dileriz. Salât ve selâm; O’nun seçip izzetlendirdiği Nebîmiz aleyhisselâm’ın, O’nun pak âlinin ve de sâdık ashâbının üzerine olsun.

Bilinmelidir ki; insânlık tarihi boyunca siyâset, ya adâletin hizmetinde bir emânet ya da gücün kutsandığı bir tahakküm aracı olarak tecellî etmiştir. İlkenin mi yoksa menfaatin mi esas alınacağı sorusu, bütün siyâsî mücadelelerin merkezinde yer almış; bu soruya verilen cevaplar toplumların istikâmetini belirlemiştir. Modern çağda ise siyâset, büyük ölçüde ahlâkî ve ilâhî bağlarından koparılmış; güç, başarı ve iktidar merkezli bir zemine hapsedilmiştir.

İslâm, siyâseti hayâtın dışına itmez; bilakis onu ahlâk, takvâ, adâlet ve kulluk şuuruyla kuşatır, sarıp sarmalar. Ne hazindir ki, tevhîdin düşmanı olan, izmler çöplüğünde üretilen karanlık ideolojiler, insânı hakikatten, siyâseti takvâdan uzaklaştırmışlardır. Bu sebeple siyâset felsefesi, beşerin en çok yara aldığı alanlardan biri hâline gelmiş; en büyük zararlar insânın en büyük düşmanı olan şeytânın adımlarını izleyen siyâsetçiler eliyle gerçekleştirilmiştir.

Bu çalışma, siyâset ile takvâ arasındaki kopmaz bağı ortaya koymayı; İslâm’ın siyâset tasavvurunu, oportünizm, Makyavelizm, sekülerizm, materyalizm ve kapitalizm gibi akımlar karşısındaki vakarlı duruşunu göstermeyi amaçlamaktadır. Gâyemiz, güçten öte hakkı, kazanmaktan ziyâde doğru kalmayı, iktidarın fevkinde emânet şuurunu merkeze alan bir siyâset anlayışını yeniden hatırlamak ve hatırlatmaktır.

Velîmiz ve Mevlâmızın yolunda yılmadan ve yıkılmadan, takvâ azığı ile gayret etmek bizden; nusret, tevfîk ve muzafferiyet ise el-Vekîl ve en-Nasîr olan Rabbimizdendir.

İslâm’da Takvâ ve Siyâsî Rehberlik

Takvâ, zahirde şeriata uymak, Allâh’ın emrettiklerini yerine getirmek ve yasakladıklarını terk etmek; bâtında ise kalbi Allâh’tan uzaklaştıran her şeyden temizlemek, Allâh’tan başka her şeyden sakınmak, kul ile cehennemin nârı arasında bir kalkan oluşturmaktır. Takvâ, şüphelilerden kaçınmakla kemâle erer; verâ ile taçlanır.

Takvâ hayâtın içerisinde aktif olarak bulunması gereken bir kavramdır. Takvânın pasifleştirilmesi dîni sekülerize etmenin adıdır. İnandığımız dîn, her şeye karışır zira mülk Mâlikü’l-mülk olan Allâh’ındır. Allâh’ın mülkünde de O’nun hükmü geçmeli ve O’nun dîni yaşanmalıdır.

İslâm, sadece bir ibâdet ve ahlâk dîni değildir; bilakis İslâm, tüm hayâtı kuşatan toplumun düzeni ve yönetimi ile de ilgilenen siyâset dînidir. İslâm’da siyâset, fertlerin kendi çıkarlarını veya güç kazanma arzusunu tatmin etmek için yürüttükleri faaliyetler olarak değerlendirilmez. Aksine siyâset, toplumun düzenini sağlamak, adâleti tesis etmek ve halkın maslahatını gözetmek amacıyla yürütülen şerî mükellefiyetin ismidir. Örneğimiz ve önderimiz olan Nebîmiz aleyhisselâm, içtimaî ve siyâsî meseleleri yöneten ve yönlendiren bir rehber ve bir siyâset adamıdır. 

İslâmî bakış açısıyla siyâsal rehberlik, bir mevkiye ulaşmak veya itibar kazanmak anlamına gelmez; bilakis siyâsal rehberlik büyük bir emânettir. Bu emânet, büyük bir mükellefiyetin yüklenilmesini ve ciddi bir vazîfenin üstlenilmesini gerektirir.

İslâm’a göre siyâset, yönetim sanatıdır; “Ne, nerede, nasıl yapılmalıdır?” sorularına verilen cevapların toplum hayâtına uygulanmasını içerir. Siyâset, halkın haklarını muhafaza etmek, İslâm ahlâkını koruyup yaymak ve de Allâh’ın rızasına uygun bir yönetimi tesis etmekle doğrudan ilişkilidir.

Nebîmiz aleyhisselâm, Medine’de devlet başkanı olarak görev yaptığı dönemde bu anlayışı pratiğe dönüştürmüştür. Karar alma süreçlerinde şura, adâlet ve ümmetin maslahatını gözetme ilkelerini esas almıştır. Halkın güvenliğini sağlamak, ekonomik düzeni kurmak ve adâleti tesis etmek, O’nun yönetim anlayışının temelini oluşturmuştur. Bu nedenle İslâm’da siyâset bir tür emânet olarak değerlendirilir. Yöneticinin vazîfesi hakka ve halka hizmet etmektir. Ancak Nebîmiz aleyhisselâm bir siyâset adamı olmakla birlikte, O’nu günümüzün çıkar peşinde koşan, takvâyı üç kuruşa satan politikacılarıyla bir tutmak îmânla bağdaşmaz.

Nebîmiz aleyhisselâm’dan sonra İslâm Devleti’nin başına geçen halifeler de siyâsal liderler olarak ümmeti siyâsî ilkeler çerçevesinde yönetmişlerdir. İslâm toplumunda siyâset, zarurî bir kurum olarak görülmüş ve ümmetin refahı, adâletin ve nizamın sağlanması aslî hedef olarak benimsenmiştir.

Denilebilir ki İslâm’da siyâset; güç veya çıkar arayışından bağımsız, ümmetin maslahatını ve adâletini gözeten şerî bir sorumluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Nebîmiz aleyhisselâm’ın hareket tarzı ve halifelerin yönetim anlayışı, siyâsetin Allâh’ın emirlerini ve nehiylerini hayâta geçirme yolu olduğunu bizlere göstermiştir.

Günümüzde de mü’minler siyâsal şuur kazanarak, kendi İslâmî değerleriyle hareket eden muvahhîd siyâset adamları etrafında siyâsal oluşumlar kurmalıdırlar. Burada kastettiğimiz elbette demokratik partiler kurmak veya var olan partilere destek vermek değildir. Zira demokrasi ile İslâm asla yan yana gelemez. Demokrasi, İslâm’ın ve Müslümanların yönetim şekli değildir. Ne hazindir ki demokrasi, Kârun’un çocuklarının ele geçirdiği kapitalist zorbaların dünyâsında Müslümanlara dayatılmış bir sistemdir ve biz bu sistemi kabul etmeyenlerin dışlandığı, horlandığı ve canavar ilan edildiği garipler zamanını yaşamaktayız.

İslâm’da Siyâset ve Politika Ayrımı

İslâm’da “siyâset” ve “politika” kavramları birbirinden ayrılır. Siyâset, ümmetin yükünü yüklenmektir. Büyük bir sorumluğu gerektiren büyük bir emânettir. Muttakî siyâsî ise bu emâneti yüklenen kişidir.  Adımını ona göre atar ve her hareketinden hesaba çekileceği bilinciyle yürür. Tüm kararlarını dînî ölçülere göre alır, halkın haklarını korur, toplumun maslahatını gözetir ve böylece emânete ihanet etmeyerek Allâh’ın rızasını kazanmayı hedefler.

Siyâset, İslâm’ın değer yargıları çerçevesinde yürütülen bir yönetim anlayışını ifade ederken; politika, dînî referanslardan bağımsız, çıkar ve güç odaklı bir yönetim pratiği olarak tanımlanabilir. Bu ayrım, İslâm tarihi boyunca Nebîmiz aleyhisselâm’ın uygulamalarında ve ardından da halifeler döneminde somut biçimde görülmüştür. Nebîmiz aleyhisselâm’ın Medine’deki yönetimi, bu anlayışın en belirgin örneklerinden biridir. Nebîmiz aleyhisselâm, şura, adâlet, merhamet ve ümmetin maslahatını gözetme ilkeleri çerçevesinde kararlar almış; dînî emirleri hukuki düzenin merkezine yerleştirmiştir.

Politika ise dînî referanslardan bağımsızdır ve yöneticilerin nefislerini ilâhlaştırarak hareket etmelerini ifade eder. Politikacılar, çıkar ve güç elde etmek için yönetimi ve iktidarı kullanarak, halkın haklarını gözetmek yerine kendi menfaatlerini önceleyebilirler.

Politikacılarda hesap bilinci kapalıdır; onlar, ölümü ve sonrasını pek düşünmezler. Allâh’ın emri ve toplumun maslahatından ziyâde, kendi arzularına göre hareket etmek alışılageldik eylemleridir. Bazen Kur’ân okurlar, dînî söylemleri kullanırlar, Kur’ân’ın âyetlerini referans göstererek toplum üzerinde etki sağlamaya çalışırlar. Ancak bu davranış, onların Kur’ân’a değer verdiklerinden yaptıkları bir davranıştan öte, Kur’ân’dan çıkar edinmek için yaptıkları bir davranıştır. Dîni geçime ve seçime alet edenler; camilerde namaz kılarlarken, Kâbe’yi ziyâret ederlerken görüntülenirler. Perşembe akşamı içki sofralarında nâra atanlar, Cuma günü kameraların önünde “Allâh’u ekber!” derler. İslâmî siyâset adamlarıyla laik ve demokrat politikacılar arasında belirgin ahlâkî ve ilkesel farklar vardır.

İslâmî siyâsette siyâsetin esasları, Kur’ân, Sünnet ve sahabe uygulamalarıyla şekillenmiştir. İslâm âlimleri ise bu ilkelere uygun siyâsî menheci geliştirmişlerdir. İslâmî siyâset anlayışı, yöneticiyi halkın hakları ve Allâh’a hesap verme sorumluluğu ile yükümlü kılar. Politika ise çoğunlukla bireysel çıkar ve güç mücadelesi üzerine inşâ edilir ve toplumsal adâlet, hak ve sorumluluk ilkeleri geri planda bırakılır. Bu fark, İslâm’ın yönetim anlayışının aslî karakterini anlamak açısından önemlidir.

Şunu da ifade edelim ki; makalemizde menfî siyâsetten bahsettiğimizde burada zikredilen “politika” akla gelmelidir. Zira ilerleyen bölümlerde siyâset ile bazı kavramları eşleştireceğiz.

Siyâsetin Farz-ı Kifâye Niteliği

İslâm’da siyâset, sadece bir “yönetim sanatı” değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluğun bir gereği olarak değerlendirilir. Özellikle ümmetin işlerini üstlenmek ve yönetimle ilgili sorumlulukları yerine getirmek, farz-ı kifâye niteliği taşır. Farz-ı kifâye, bir işin, toplumun bir kısmı tarafından yapılması hâlinde tüm toplumun sorumluluktan kurtulacağını, ancak hiç kimse tarafından yapılmadığında ise toplumun tamamının günahkâr olacağını ifade eder. Bundan dolayı, ümmeti Muhammed’in ihtiyaçlarını karşılamak ve onu sahipsiz bırakmamak, yeterli bilgi ve beceriye sahip olan kişiler için kaçınılmaz bir vazîfe ve yükümlülüktür.

Bu durum, bir doktor örneği ile açıklanabilir: Bir beldede sadece bir doktor varsa, o kişi; “Ben doktorluk yapmıyorum!” diyemez. Zira insânların ona ihtiyacı vardır ve böyle bir muhayyerlik söz konusu değildir. Aynı şekilde, ümmeti sahiplenecek bilgi ve beceriye sahip olanların da; “Ben ümmeti sahiplenmem!” demesi caiz değildir. Diğer bir yandan, ehil olmayan kişilerin yönetim ve idare işlerini üstlenmesi de İslâm açısından büyük bir vebal teşkil eder. Bu nedenle, sorumluluk üstlenen kişilerin liyakat ehli olmaları gerekir.

Ümmetin yönetimi ve siyâset sorumluluğunu yerine getirecek kişiler, siyâset ve idâre ilmi üzerine güçlü bir eğitim almalıdırlar. Bu ilimler, teorik ve pratik boyutlarıyla öğrenilmelidir. Teorik bilgi, risâle ve kitâblar aracılığıyla kazanılabileceği gibi, yaşanılan tecrübeler de öğretici bir kaynak oluşturur. İslâm tarihinde, yaşanmış olaylardan çıkarılan dersler siyâset adamları için vazgeçilmez bir rehber niteliğindedir. Geçmişte başkalarına yaşatılan tecrübeler, geleceğe ışık tutan birer meşaledir; ibret alınmadığında ise aynı hataların tekrar edilmesi kaçınılmaz hâle gelir. Ayrıca ümmetin sorumluluğunu üstlenen siyâset adamları, sadece teorik bilgi sahibi edinmekle kalmamalı, hikmet sahibi de olmaya çalışmalıdırlar.

Siyâset, emânettir ve bu emâneti hakkıyla taşımak, hem ferdî hem de içtimaî bir sorumluluk gerektirir. Ümmetin yönetimi, ancak ehil kişiler eliyle yapılırsa ümmet zillete mâhkum eden boyunduruklarından kurtulabilir.

Netice itibariyle, İslâm’da siyâsetin farz-ı kifâye niteliği, İslâm toplumunun düzeni ve ümmetin muhafazası açısından son derece mühimdir. Siyâset ehli, bilgi ve hikmetle donanarak, geçmiş tecrübelerden dersler çıkarıp, ahlâkî ve ilkesel sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır.

Ahlâklı Siyâset ve Siyâsetçinin Ahlâkî Mükellefiyeti

İslâm’ın siyâset anlayışında ahlâk, siyâsetten ayrılamaz. Ahlâklı siyâsetse, ahlâklı bir siyâsetçi ile mümkündür. Bu yaklaşım, İslâmî tefekkürde her kavramın ahlâk boyutuyla değerlendirilmesi geleneğinden kaynaklanır. Müslüman, hayâtında ilim ahlâkı, dâvet ahlâkı, vazîfe ahlâkı, başarı ahlâkı gibi kavramlar, her zaman ahlâkî ölçütler üzerinden ele alınır; siyâset de bundan istisna edilmemiştir. Siyâsetin de kendine özgü bir ahlâkı vardır.

Müslüman bir siyâsî, yaptığı işleri Rabbinin rızasına uygun olarak yürütmeye çalışır. Bu şuur, onu ahlâksız uygulamalardan, çıkarcı ve fırsatçı davranışlardan korur. Yönetimde adâlet, dürüstlük ve hakkaniyetin hâkim olmasını sağlar. Çünkü ahlâksız bir kişi, ne kadar bilgi ve yetkiye sahip olursa olsun, ümmetin maslahatını gözeten bir siyâset üretemez. Kendisini düzeltemeyen bir lider de tebaasını da doğru ve adil biçimde yönetemez ve yönlendiremez.

Takvâ kavramı, siyâsetçinin ahlâkî duruşunu belirler. Takvâ, Allâh’a karşı sorumluluk bilinci, günahlardan korunma ve doğruyu gözetme iradesidir. Takvâlı bir siyâsetçi, kendi çıkarlarını İslâm toplumunun ve ümmetin yararı önünde ikinci plana koyar. Karar ve uygulamalarında, kısa vadeli kazançlar yerine adâlet, merhamet ve doğruluk öncelikli olur. Takvâ, siyâsette hem bireysel hem de toplumsal güvenin teminatıdır; siyâsetçiyi hem ahlâksızlıktan hem de oportünist davranışlardan korur.

İslâmî siyâsette liderlik, teorik bilgi veya yönetim becerisi ile sınırlandırılamaz. Güçlü bir ahlâkî duruş, emânet ve mükellefiyet şuuru muttakî liderin aslî vasıflarındandır. Ümmetin refahı, güvenliği ve geleceği, siyâsetçinin ilmî ve de ahlâkî ölçülerle hareket etmesine bağlıdır. Bu anlayış, İslâmî siyâsetin liderlik ve yönetim sorumluluklarının liyakatle sınırlandırılmadığını, aynı zamanda ahlâkî olgunluk ve takvâ gerektirdiğini de ortaya koyar.

Oportünizm ve Siyâset

Oportünizm, bireylerin, grupların veya politik aktörlerin, ilkelerini ve uzun vadeli hedeflerini ikinci plana atarak, mevcut koşullar ve fırsatlar doğrultusunda hareket etmesi durumunu ifade eder. Bu davranış biçimi çoğu zaman çıkarcılık, pragmatizm ve ilkesizlik ile ilişkilendirilir. Oportünist davranış, koşullara göre esneme ve yön değiştirme özellikleri taşıdığı için, sosyal ve siyâsî olarak eleştirilir.

Türkçede çoğu zaman “fırsatçılık” ile eş anlamlı olarak kullanılsa da oportünizm daha sistematik, stratejik ve süreklilik gösteren bir durumu ifade eder. Her fırsatçılık oportünizm olarak nitelendirilemez; ancak oportünist davranışlar genellikle fırsatçılığı kapsar. Oportünizm, ahlâkî, sosyolojik, siyâsî ve ekonomik birçok alanda farklı açılardan ele alınır. 

Oportünizmin kökeni Latince “opportunus” kelimesine dayanır ve “uygun, elverişli” mânâsına gelir. Kavramın modern kullanımı, 19. yüzyılda politik ve sosyal hareketler bağlamında, özellikle Fransız ve İngiliz siyâsal literatüründe ortaya çıkmıştır. Marksist literatürde ise oportünizm, proletarya hareketinin hedeflerinden sapması, reformist davranışlar sergilemesi veya egemen güçlerle uyum sağlama eğilimi olarak eleştirel bir kavram hâline gelmiştir.

Oportünist bireyler eleştiriyle karşılaştığında genellikle savunmacı bir davranış sergilerler; durumu yeniden kendi çıkarlarına göre çerçeveler ve sorumluluğu başkalarına yönlendirirler. Bunun aslî sebebi, bireyin çıkarı tehdit altında algılandığında gelişen bir korunma refleksi barındırmasıdır.

Oportünist bir siyâset adamı, dün savunduğunu bugün çok rahatlıkla inkâr edebilir; bugün eleştirdiğini yarın savunabilir. Bu tutarsızlık bir “strateji” olarak sunulsa da aslında insânları yanıltmaya ve hesap vermekten kaçınmaya yöneliktir. Bu tutarsızlıkta ilkelere bağlılık yerine anlık tepkiler, nefsî hesaplar esas alınır. Böylece siyâset, değer üretme alanı olmaktan çıkar; kısa vadeli çıkar hesaplarının yapıldığı bir manevra sahasına dönüşür. Böyle bir siyâset, İslâm toplumunda güven ilişkisini zedeler. Uzun vadede bu zedelenme, siyâsal kurumların tamamına yönelik bir güvensizliğe ve işlevsizliğe yol açar. 

İslâm’ın siyâset anlayışı, oportünizmin tam tersinedir. Nebîmiz aleyhisselâm, asla oportünist davranmamış, daima ilkelere ve doğruya sadık kalmıştır. O’nu takip eden Hulefâ-i Râşidîn de aynı şekilde, kişisel çıkarlarını değil, İslâm toplumunun maslahatını gözetmişlerdir. Buradan hareketle deriz ki: İslâmî şuura sahip bir mü’min, karakter yapısı gereği oportünist olamaz. Doğruya doğru der savunur, yanlışa yanlış der karşısında durur. Asla kişisel çıkarları uğruna doğruyu çarpıtmaz. Aksi takdirde kişi, hem kendisinin hem de ümmetin yarınlarını tehlikeye atar. Her oportünist yaklaşım, dînin ve ümmetin hedeflerinden sapmasına sebebiyet verir ve vahdeti zedeler. Ümmetin evlatları, her dönemde oportünist yaklaşımlara karşı uyanık olmalıdır.  

Muttakî siyâsetçi, ilâhî rızayı ve adâleti esas alır; menfaatlerini bu değerlerin önüne koymaz; kararlarını vahyin rehberliğinde ve ahlâkî değerlere göre alır. İlkelere sadık kalır, ümmetin ve İslâm cemaatinin maslahatını gözetir. Hatalarını kabul eder, hesap verebilir ve şeffaf bir yönetim anlayışı benimser. Kişisel çıkarlar, iktidar hırsı veya popülarite takıntısı, kararlarını yönlendirmez.

Müslümanlar, karakter sahibidirler. Karakterlerinin özünde ilkelerden taviz verilmeyeceği yatar. Rahmân’ın katındaki doğrular değişmez ve değiştirilemez sabit doğrulardır. Muttakî mü’minler, tâviz verenlerin dînden tâviz verenler olduğunu kabul ederek,  Kâbil’in torunlarının baskıları ve yönlendirmeleriyle haktan taviz vermezler.

Makyavelizm ve Siyâset

İlke ile güç arasında bir karşılaştırmayı Makyevelizm üzerinden vereceğimiz bu bölümde öncelikle; “Makyevelizmin fikir babası Niccolò Machiavelli kimdir?” sorusuna cevap vererek başlayalım.

Niccolò Machiavelli (1469–1527), Rönesans İtalya’sının en çalkantılı dönemlerinde yaşamış Floransalı bir devlet adamı, tarihçi ve siyâset düşünürüdür. En meşhur eseri Prens, modern siyâset düşüncesinde bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Onun sorusu şudur: “Devlet nasıl ayakta kalır ve iktidar nasıl korunur?” Bu soru, onu klasik ahlâkî gelenekten koparır.

Machiavelli, “ahlâksızlığı savunan bir düşünür” olarak bilinir. Machiavelli, devlet yönetiminde ahlâkî ilkelere bağlı kalmanın zorunlu olmadığını, koşullara göre hareket eden pragmatik bir aklın gerekli olduğunu savunur. Onun prensi için ahlâk, mutlak bir bağlayıcılığa sahip değildir. Gerektiğinde söz bozulabilir, aldatma ve şiddet meşru görülebilir. Savunulan duruş, ahlâk dışı bir siyâsal aklın varlığı ve gerekliliğidir. Prens için asıl olan hedefe ulaşmak ve iktidarı muhafaza etmektir. Bu nedenle prens, oportünizmi bir erdem olmasa da siyâsal bir zorunluluk olarak kabul eder.

Makyavelci siyâset anlayışının karşısında, klasik İslâm siyâset düşüncesi köklü ve ilkesel bir duruş sergiler. Bu geleneğin önemli isimlerinden biri olan Mâverdî, Ahkâmu’s-Sultâniyye adlı eserinde siyâsal gücü meşrulaştırmak için değil, sınırlandırmak için kalem oynatır. Mâverdî’ye göre yönetimin varlık sebebi, şeriatın muhafazası ve adâletin tesisidir. Sultan hukukun üstünde değil, altındadır. Siyâset, ahlâktan bağımsız bir alan değildir; aksine ahlâk ve hukuk tarafından kuşatılmıştır. Bu nedenle Ahkâmu’s-Sultâniyye, “nasıl güçlü olunur?” sorusuna cevap veren bir kitâbı değil, “güç, hangi sınırlar içinde kullanılır?”  sorusuna cevap veren bir eserdir.

Mâverdî’nin ideal sultan tipi; âdil, emânete riayet eden, hevaya göre değil, ilkeye göre karar veren, maslahatı, naslarla çelişmediği sürece gözeten, Allâh’a ve ümmete karşı hesap verebilir bir yöneticidir. Sultan; “Ne yapalım şartlar böyle!” diyerek haramı helal kılamaz. İşte bu nokta, Mâverdî ile Machiavelli’nin kökten ayrıldığı yerdir. Machiavelli’ye göre prens, şartlara göre inançlarını ezip geçebilir; hedef asıldır, geri kalan her şeyse teferruattır. Mâverdî’de ise hedef, ilkeyi yok edemez. İslâm’da siyâset, önce ahlâkî bir inşâ sürecidir. Güç zehirlenmesi yaşamaması için yönetici, iktidardan önce karakter sahibi olmalıdır.

Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sinden Gazâlî’nin Nasîhatu’l-Mülûk’üne, İbn Teymiyye’nin es-Siyâsetü’ş-Şer‘iyye’sinden İbn Haldun’un Mukaddime’sine kadar uzanan geleneksel eserler, müşterek bir ilke etrafında birleşir: “Güç, ilke ve adâlet ile sınırlandırılmalıdır.”

Bu eserler, basit birer “ahlâk kitâbı” değil, siyâset ile ahlâkı bütünleştiren kapsamlı bir devlet tasavvurunu bizlere sunarlar. Hiçbiri; “Her fırsatı değerlendir, her şartta kazan!” gibi anlayışı meşrulaştırmaz. Bu tasavvurda güç, hukuka tâbidir ve ahlâk, siyâsetin üstündedir. Farabî’nin el-Medînetü’l-Fâzıla’sında da erdemli toplum ideali merkezdedir. Yönetici, mutlak güç sahibi değil; aklın ve hakikatin rehberidir. Devlet, adâlet ve erdem üzerine inşâ edilir. Bu model, oportünizmin mutlak reddi anlamına gelir. Zira oportünizm, faydayı ilkenin önüne koyar.

“Dünden bugüne ümmetimiz Makvelizmden etkilenmiş midir? diye bir soru sorulursa; “Evet, elbette etkilenmiştir.” deriz. Peki; “Bu ilkesiz ideoloji ümmete nasıl sızmıştır?” denirse yine denilebilir ki; gücü hedefleyen zayıf insânlar zayıflık dönemlerinde ilkelere değil, nefislerinin onlara sunduğu ruhsatlara sığındılar. Başa gelemeyenler, başa gelmek için tavizler ürettiler. “Önce iktidar, sonra adâlet!”, “Şimdi susalım, güçlenince düzeltiriz.”, “Biz gidersek daha kötüsü gelir.” gibi cümleler kuruldu. Bu söylemlerin tamamı, farkında olunmadan Makyavelist mantığın birebir karşılığı olarak ümmete sızdı.

Machiavelli, ahlâk filozoflarından değil de güç tarihçilerinden etkilenerek; Roma tarihinden, Sezar’dan, Augustus’tan, İtalya’nın kaotik siyâsetinden beslenmiştir. Onun teorisi şuydu: “İyi olmak isteyen devletler yıkılır; iyi görünmesini bilenler ayakta kalır.” Bu, Batı’da oportünizmin ilk sistematik teorisidir. Oysa kadim düşünce şunu söyler: “İlke seni korumuyorsa bile, sen ilkeyi koru.” Machiavelli ise şöyle der: “İlke seni zayıflatıyorsa, sen ondan kurtul.” Tabi ki bu iki görüş, iki farklı uç olarak birbirleriyle uzlaşamaz. Biri gücü merkeze alır, diğeri ise adâleti; biri hedefi kutsallaştırır, diğeri ise sınırı; biri kazanmayı, diğeri ise doğru kalmayı esas alır. Ve tarih defalarca göstermiştir ki; “ilke iktidarsız da olsa hakikati ayakta tutar, ancak ilkesizlikle iktidar olunduğunda akıbette çürüme ve çöküş kaçınılmazdır.”  

Sekülerizm ve Siyâset:

Sekülerizm, en yalın tanımıyla dînin kamusal hayâttan, özellikle de siyâset ve hukuk alanından dışlanmasını savunan bir düşünce ve düzenleme biçimidir. Modern dünyâda çoğu zaman “tarafsızlık”, “özgürlük” veya “çoğulculuk” söylemleriyle sunulsa da, sekülerizm sadece bir yönetim tekniği değil; insânın hakikatle, kutsalla ve nihai anlamla kurduğu ilişkiyi dönüştüren ideolojik bir çerçevedir. Bu yönüyle sekülerizm, siyâseti ahlâkî ve metafizik asıllarından kopararak, iktidarı dünyevî hesaplara mâhkum eder.

Seküler düşüncenin tarihsel kökenleri, Orta Çağ Avrupa’sında kilise-iktidar çatışmasına dayanır. Kilisenin dünyevîleşmesi, ruhban sınıfının siyâsî ve ekonomik gücü tekelleştirmesi, modern dönemde dînin kamusal alandan tasfiyesi fikrini beslemiştir. Ancak Avrupa’ya özgü bu tarihsel gerçeklik, tüm toplumlara dayatılmıştır. Böylece sekülerizm, belli bir coğrafyanın krizinden doğmuş olmasına rağmen, insânlığın ortak kurtuluş reçetesi olarak pazarlanmıştır.

Modern sekülerizm, zamanla kiliseye karşı bir mesafe olmaktan çıkarak dînin tamamını kamusal alandan sürgün eden bir zihniyete dönüşmüştür. İnanç, bireyin vicdanına hapsedilmiş; siyâset, hukuk, ekonomi ve eğitim gibi alanlar “dînden arındırılmış” sahalar olarak tanımlanmıştır. Bu kopuş, siyâseti ahlâkî bir sorumluluk alanı olmaktan çıkararak, güç ve çıkar eksenli bir yönetim alanına çevirmiştir.

Seküler siyâset anlayışında iktidar, ilâhî bir otoriteyi kabul etmez. Güç, dînî bir otoriteyle sınırlandırılmadığı için, kendi meşruiyetini kendi anlayışına göre dînsizce üretir. Bu durum, siyâseti denetlenebilir olmaktan çıkarır. Dünyevî başarı, nihai kıstas hâline gelir. Gücü elinde tutanlar; “toplumun yararı”, “ilerleme” veya “çağdaşlık” gibi kavramlar üzerinden kendi iktidarlarını kutsallaştırırlar ve nihayetinde kutsalın yerini, “seküler iktidar ağaları” alır.

Bu ağalar, dîn ya da Allâh adına konuşmazlar, lâkin hakikatin tek temsilcisi gibi davranırlar. Devlet, millet, vatan, bayrak, ideoloji, piyasa, ekonomi veya özgürlük gibi kavramlar yeni kutsallar hâline gelir. Bu kavramlar seküler aydınlarca tekrar ve tekrar yorumlanır, içleri kendilerine göre doldurulur ve nihayetinde halka sunulur. İnsânlar Allâh’a kulluktan uzaklaştırılırken seküler otoritelerin kölesi yapılır. Sekülerizm, bu yönüyle bağlayıcı ve bağımlı kılan bir düzen kurar. İlâhî buyruklardan kurtulduğunu sananlar, beşerî hegemonyaların, seküler ağaların insafına terk edilir.

Seküler siyâset, ahlâkı göreceli hâle getirir. Değerler, evrensel ve sabit ilkeler olmaktan çıkar; zamana, çoğunluğa ve güce göre şekillenen değişken normlara dönüşür. Bu durum, zulmün meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Çünkü artık “haram” yoktur; sadece “yasak” vardır. Yasak ise gücü elinde tutanın iradesine bağlıdır. Böyle bir düzende adâlet ilkesel değil görecelidir, politik tercihler ve menfaatler adaletin yerini alır. Bir nevî ilâhî buyruklara karşı devrim yapanlar, adalete de devrim yaparlar.

Seküler düzenin en yıkıcı etkilerinden biri de, insânın anlam dünyâsını boşaltmasıdır. Hayât, aşkın bir hedeften koparıldığında; haz, tüketim ve başarı kutsanır. İnsân, kendisini yaratanla bağını kaybettikçe, ideolojilere, liderlere, sistemlere kul-köle olur. Sekülerizm, hak ilâhı hayâtın merkezinden çıkarırken; insânı ilâhsız bırakmaz, lakin onun ilâhını değiştirir.

İslâm siyâset anlayışı ise sekülerizmin tam karşısında yer alır. İslâm’da siyâset, dînden bağımsız bir alan değildir; aksine ahlâkın, hukukun ve ilâhî mükellefiyetin icra mahallidir. Güç, bir emânettir. Gücü emânet olarak değil de tuğyan aracı olarak görenler, güç zehirlenmesi yaşayanlardır. Yönetim ve yönetici, sadece halka değil, Allâh’a karşı da hesap verir. Bu çift yönlü hesap bilinci, iktidarı sınırlar ve keyfîleşmesinin önüne geçer. Siyâseti hakikatle bağını koruduğunda meşru kabul eder.

Netice olarak sekülerizm, insânı dînden uzaklaştırmakla kalmaz, onu sahipsiz de bırakır. Kutsaldan kopan siyâset, gücü kutsallaştırır. Ahlâktan uzaklaştırılan iktidar, kendisini mutlaklaştırır. Seküler ağalar, hak ilâhı reddederken; bâtıl ilâhlar olarak hak ilâhın yerini almaya talip olurlar. Bu nedenle sekülerizm, bir yönetim tercihinin ötesinde, insânın kulluk şuurunu çökertmeyi hedefleyen bir zihniyet virüsüdür. Hakikî hürriyet ise, insânın lâdîni beşerî hiçbir güce mutlak bağlılık ve itaat duymadığı, sadece âlemlerin Rabbine teslim olduğu üstün bir nizamla mümkündür.

Materyalizm ve Siyâset:

Materyalizm, varlığı maddeden ibaret gören; hakikati, anlamı, değeri maddî gerçeklik üzerinden tanımlayıp dîni inkâr eden bir düşünce sistemidir. Bu sapkın düşünceye göre; insânın bilinci, ahlâkı, inancı ve idealleri, ekonomik şartlara, biyolojik süreçlere ve fiziksel ihtiyaçlara dayanır. Dolayısıyla materyalizm, felsefî bir iddianın üzerine kurulan; insânı, toplumu ve siyâseti yeniden tanımlayan şeytânî bir dünyâ görüşüdür.

Materyalist düşüncenin tarihsel kökenleri Antik Yunan’a kadar uzanır. Epikuros ve Demokritos gibi filozoflar, evreni maddî öğeler üzerinden açıklamaya çalışmış; metafiziğe ve ilâhî müdahaleye şüpheyle yaklaşmışlardır. Modern anlamda materyalizmin sistematikleşmesi ise Aydınlanma dönemiyle başlar. Thomas Hobbes, bireyi doğal olarak çıkarcı ve bedensel ihtiyaçlara bağlı bir varlık olarak tanımlamıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda David Hume ve Auguste Comte, pozitivizm ve bilimsel determinizm ile metafiziği “ilerlemenin önünde engel” olarak nitelendirmiş, siyâseti salt rasyonel ve teknik bir yönetim biçimi hâline getirmiştir. Karl Marx ise materyalist tarih felsefesiyle toplumsal yapıyı ekonomik bir yapıya bağlamış, sınıf mücadelesini tarihsel süreçlerin belirleyici unsuru olarak sunmuştur. Bu ideologlar, metafizik ve dîni değerleri göz ardı ederek, eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insânı ekonomik ve toplumsal koşullara göre nitelemişlerdir. Materyalist evrimci görüşe göre insân, tabiatın başarılı ve gelişmiş mükemmel hayvanı, biyolojik bir makinadır.

Materyalist siyâset düşüncesinde insân, ahlâkî ve metafizik bir varlık olmaktan çıkarılarak üretim-tüketim ilişkilerinin bir unsuru hâline getirilir. Siyâset, insânın anlam arayışını gözeten bir faaliyet değil, maddî ihtiyaçları düzenleyen bir teknik yönetim olarak kurgulanır. Adâlet, erdem ve hakikat kavramları, maddî refahın gölgesinde ikinci hâle gelir. İnsân, ne ürettiğine ve ne tükettiğine göre değerlendirilir.

Materyalist siyâsetin tarihsel sonuçları son derece yıkıcı olmuştur. Sanayi Devrimi ile birlikte Avrupa’da ekonomik büyüme ve üretim merkezli anlayış, siyâsetin ana ölçütü hâline geldi. Sömürgecilik ve endüstriyel kapitalizm, insân emeğini ucuz ve görünmez bir kaynak hâline getirirken, kültürel ve dîni kimlikleri yok sayıldı. Yüzyıllar boyunca insân hayâtı ekonomik çıkarlar uğruna feda edildi. 20. yüzyılda, Sovyetler Birliği gibi kolektivist materyalist ideolojiler bireyi ve âileyi üretim merkezli mantığın kurbanı hâline getirdi, bireysel haklar ve ahlâkî sorumluluklar ideoloji uğruna bastırıldı. Öte yandan vahşi kapitalist düzenler, özellikle Latin Amerika, Afrika ve Asya’nın kaynaklarını sömürerek, fakirliğin kuşaklar boyu devam etmesini sağladılar.

Materyalist siyâsetin en belirgin ifsâdı, insânın ruhsuzlaştırılmasıdır. İnsân, bedensel ve maddî ihtiyaçlara sahip bir varlık olarak ele alınınca; fedakârlık, merhamet ve adanmışlık gibi değerler yok sayılır. Zira bu sapkın anlayışta onlara gerekte yoktur. Hayâtın amacı, daha fazla sahip olmak ve daha fazla tüketmek olarak belirlenir. Kişi, neye tapındığını fark etmeksizin maddenin ve çıkarın kölesi hâline gelir. Materyalizm, insânı özgürleştirdiğini iddia ederken, onu daha derin bir bağımlılığa sürükler; Allâh’a kulluktan uzaklaştırırken maddeye, paraya ve güce kul eder.

Günümüzde de materyalist siyâsetin etkisi sürmektedir. Devletler ve küresel kurumlar çoğu zaman ekonomik büyüme ve sermaye akışı odaklı kararlar alırlar; halkın refahı, adâlet veya ahlâkî kaygılar gölgede kalır. İnsân, hâlâ maddeye indirgenmiş bir tüketici, siyâset hâlâ sermayeye hizmet eden bir yönetim aracıdır.

Materyalist siyâsetin ortaya çıkardığı yıkımlar, tarihsel bir ders niteliğindedir. “Bu derslerden alınacak ibret nedir?” sorusuna; “Siyâset, insânı yok sayarsa ve George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ndeki gibi çiftliği ele geçiren sevimsiz hayvanların çıkarlarına hizmet ederse, toplum hüsrana uğrar, felakete mahkûm olur.” diye cevap verilebilir. Aslında çözüm anlaşılabilir bir sadeliktedir: “Şerefli kılınan insân, insânlığını korumalı ve aslını muhafaza etmelidir.”

Yıkımların, kıyımların, acıların ardından dönüp bakıldığında görülen hakikat; materyalizm, insânı özgürleştirmemiş köleleştirmiş, büyütmemiş küçültmüş, zalim ideolojisini hâkim kılarken insânı yok saymış, siyâseti ise vicdanı katlederek acımasızlaştırmıştır.  

Kapitalizm ve Siyâset:

Kapitalizm, modern çağda çoğu zaman bir ekonomik sistem olarak sunulur. Oysa bu tanım, onun gerçek etkisini gizler. Kapitalizm, üretim ve tüketim ilişkilerinin ötesinde, insânın dünyâyı algılayış biçimini, toplum tasavvurunu ve siyâset anlayışını belirleyen bütüncül bir zihniyettir. Bu zihniyet içerisinde siyâset, ahlâkî bir sorumluluk alanı olmaktan çıkarak, giderek sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenen teknik bir yönetime indirgenmiştir. Böylece siyâsî iktidar, kamusal adâleti tesis eden bir otorite olmaktan ziyade, piyasanın sürekliliğini ve ekonomik düzenin güvenliğini sağlayan bir araca dönüşmüştür.

Kapitalist siyâset anlayışının merkezinde kârın üst düzeye çıkarılması ve sürekli büyüme zorunluluğu yer alır. Siyâsal kararlar, ekonomik verimlilik, piyasanın tepkileri ve yatırımcıların beklentileri üzerinden değerlendirilir. Bu durum, siyâsetin ahlâkî içeriğini boşaltır ve onu teknik bir idare faaliyetine sıkıştırır. Siyâsî aktörler, halkın temsilcileri olmaktan çok, ekonomik göstergelerin yöneticileri hâline gelir. Siyâset, piyasa için işleyen bir mekanizma olarak kurgulanır ve işletilir.

Bu yapı içerisinde ilkesel duruşların sürdürülebilirliği giderek zorlaşır. Seçim kazanmak, ekonomik istikrar görüntüsü vermek ve “piyasaları rahatlatmak”; çoğu zaman hakikatin, adâletin ve ahlâkın önüne geçer. Siyâsî aktörler, hakikati savunmak yerine uyum sağlamayı; ilkelere sadakat yerine esnekliği tercih eder. Böylece oportünizm, bireysel bir zaaf olmaktan çıkar, kapitalist siyâsetin doğal işleyiş yöntemi hâline gelir.

Kapitalist düzen içinde siyâset, toplumu dönüştüren bir bilinç faaliyeti olmaktan uzaklaşır. Halk, hak ve sorumluluk sahibi bir özne olarak değil; yönlendirilmesi ve ikna edilmesi gereken bir tüketici kitlesi olarak ele alınır. Seçmen, siyâsî iradenin taşıyıcısı değil; algı yönetimi teknikleriyle şekillendirilecek bir müşteri konumuna indirgenir. Bu nedenle siyâsî söylem, ahlâkî tutarlılık ve ilkesel derinlikten ziyade, pazarlama dili ve imaj inşâsı üzerine kurulur. Siyâset, hakikat üretme alanı olmaktan çıkarak, mevcut çıkar ilişkilerini yönetme pratiğine dönüşür.

Kapitalizmin siyâset üzerindeki en yıkıcı etkilerinden biri, adâletin metalaştırılmasıdır. Hukuk, eşitliği tesis eden evrensel bir ilke olmaktan uzaklaşır; güçlü sermaye gruplarını koruyan bir zırh hâline gelir. Ekonomik güce sahip olanlar için hukuk, hızlı ve esnek işlerken, fakirler ve mustazaflar için yavaş, karmaşık ve erişilmesi zor bir yapıya bürünür. Adâlet, ilke olmaktan çıkar; maliyeti ve getirisi hesaplanan bir değişken olarak değerlendirilir. Bu durum, toplumsal eşitsizlikleri üretmekle kalmaz, onları kalıcı ve meşru hâle getirir.

Vahşi kapitalizm olarak adlandırılan pratikler, bu zihniyetin en çıplak hâlidir. Sınırsız büyüme ve sürekli kâr hedefi, ekonomik faaliyetleri insânî ve ahlâkî kaygılardan bütünüyle koparır. “Ne üretildiği” veya “nasıl kazanıldığı” soruları geri plana itilirken, “ne kadar kazandırdığı” tek ölçü hâline gelir. İnsân, verimlilik ve rekabet söylemleri altında görünmez kılınır, yok sayılır. Kazanç meşrulaşıp arttıkça, onu mümkün kılan yöntemler sorgulanmaz olur.

Bu süreçte piyasa, insânın ihtiyaçlarını karşılayan bir araç olmaktan çıkarak, itiraz edilemez bir otoriteye dönüşür. “Piyasa böyle gerektiriyor” ifadesi, ahlâkî ve siyâsî sorgulamayı susturan bir gerekçe olarak kullanılır. Piyasa, değer üretmekten ziyade, değer belirleyen bir güç hâline gelir.

Daha da derin bir sorun ise, vahşi kapitalizmin ahlâkî ve dînî kavramları dönüştürmesidir. Sabır, kanaat ve tevekkül gibi değerler; zulme karşı direnişi besleyen ilkeler olmaktan çıkarılarak, adâletsiz düzene rıza üretmenin araçları hâline getirilir. Dîn, piyasaya itiraz etmediği sürece kabul gören, sorgulayıcı ve dönüştürücü yönü törpülenmiş bir zindana hapsedilir. Böylece kapitalizm, sadece ekonomiyi değil, insânın değer dünyâsını da şekillendirir.

İslâmî siyâset anlayışı ise bu düşüncenin karşısındaki yerini alır. İslâm’da siyâset, sermayenin değil, emânetin yönetimidir. Güç, kâr üretmek için değil, adâleti tesis etmek için kullanılır. Devlet, piyasaları elinde tutanların destekçisi olmanın ötesinde, mazlumların ve mustazafların hamisi konumundadır. Mal, Allâh’ın insâna imtihan için verdiği bir emânettir. Bu nedenle ekonomik güç, siyâsî kararların belirleyicisi olamaz. Zenginlik ve para kutsanmaz; israf ve sömürü ise haram kılınır.

Nihayetinde kapitalizm, siyâseti ahlâktan koparır; gücü paranın ve piyasanın hizmetine sunarak, ilkeyi menfaatlere feda eder. İslâm ise siyâseti ahlâkla yeniden inşâ eder; gücü adâletle sınırlar, menfaati ve maslahatı ilkenin altına koyar. Kapitalist siyâset, insânı tüketiciye indirgerken, İslâmî siyâset ise insânı emâneti yüklenen bir mükellef olarak görür ve ona göre değer verir. İslâmî siyâsetin dayanağı olan dîn, Allâh katında üstünlüğün takvâ ile olduğunu, muttakî bir fakirin harâmî zenginlerden çok daha değerli ve üstün olduğunu beyân eder.  

Hâtime:

Takvâdan koparılan siyâset, kaçınılmaz olarak gücün tahakkümüne dönüşür. İlkesiz güç ise adâletin ötesinde menfaati, hakkın ötesinde başarıyı, emânetin ötesinde iktidarı kutsar. Tarih göstermiştir ki; Makyavelist akıl, seküler siyâset, materyalist dünyâ görüşü ve kapitalist düzen farklı isimler taşısalar da aynı istikamette birleşerek, ilkeyi faydaya, ahlâkı başarıya, hakkı güce feda ederler.

İslâmî siyâset, tüm şeytânî düşüncelerle inşâ edilen bâtıl sistemlerin tam karşısında durur. İslâm’da siyâset, iktidarı elde etme sanatı ve mücadelesinden ziyade, emâneti taşıma mükellefiyetidir. Yönetici, hesabın muhatabıdır. Maslahat, ilkeleri yok etmek yerine ilkelerle gerçekleşen hikmettir. Takvâ, siyâsetin varlık şartıdır. Takvâsız siyâset, ibâdetle makyajlansa bile zulüm üretir, zalimler yetiştirir. Bu sebeple ümmetin kurtuluşu, “önce güç, sonra adâlet” diyen Makyavelist zihniyette değil, “önce ilke, sonra netice” diyen Nebevî çizgidedir. Güç ve iktidar kaybedilebilir bu arizî bir mağlubiyettir; lâkin ilke kaybedildiğinde hakikat de kaybolur ve daimî mağlubiyet gerçekleşir.

Son söz olarak şunu ifade edelim ki; takvâ, ferdî gerçekleşen bir mükellefiyetin fevkinde siyâsî bir zorunluluktur. İslâm, ilkesiz ve ahlâksızca kazanılan sözde zaferlere bakmaz; o hakikate sadık kalan sabit bir duruş ister. Hak, sadece güçle ve iktidarla değil, sadakatle ayakta kalır. Ümmet, dün nasıl ki İslâm ile kıyâm etmiş ve beşeriyeti yönlendirmişse bu günde kıyâm ederek hilâfet vazîfesini icra etmek için İslâm’a dönmek zorundadır. Zira her gelen gün geçen günü aratmakta ve ümmetin başsız ve sahipsiz evlatları beşerî ideolojilerin eliyle katledilmektedir.  

Arşın sahibinden niyâzımız; ümmetimizi burada ismi geçen ve geçmeyen tüm küfrî ideolojilerden kurtarması; takvâ ile siyâseti birleştirecek bir dirâyetle, tekrardan asrın İslâmî Medeniyet Destânı’nı yazmayı nasip etmesidir.

Yazımızı muttakîlerin imâmı olan Nebîmiz aleyhisselâm’ın duâsıyla bitirelim: “Allâh’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen, onu en iyi tezkiye edensin. Sen, onun velîsi ve Mevlâ’sısın.” [Müslim, 2722]

Muttakî mü’minlere selâm ve duâ ile…

Minhâc Dergisi 16. Sayı | Ocak 2026 | Hakan Emin

Bir Cevap Yaz