Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın ismiyle…
Hamd, kalpleri hidâyetle dirilten, kullarını takvâ elbisesiyle süsleyen, gizliyi ve âşikârı hakkıyla bilen el-Alîm olan Allâh’u Teâlâ’ya mahsustur. “Şüphesiz Allâh katında en üstün olanınız, takvâca en ileri olanınızdır.” [Hucurât: 49/13] hakîkatini ümmetine öğreten, hayatıyla takvânın en kâmil örneğini sergileyen Rasûlullâh’a, âline ve ashâbına salât ve selâm olsun.
Değerli okuyucu! Takvâ, kul ile Rabbi arasındaki en sağlam bağ, kalbi günahlardan koruyan en güçlü kalkandır. Mü’min, takvâ sayesinde haramdan sakınır, şüpheliden uzak durur, kalbini Allâh’u Teâlâ’nın rızâsına yöneltir. Ne var ki insan, nefis ve şeytanla imtihân edilen bir kuldur. Bu sebeple takvâyı zedeleyen, onu yaralayan ve zamanla söndüren nice hâllerle karşı karşıya kalır.
Takvâyı bozan durumlar saymakla bitmez. Zira kalp her an yeni bir vesveseyle, yeni bir arzu ile imtihân edilir. Kimi hâller vardır ki takvâyı kökten yok eder. Bunların başında ise Tevhîd’i yıkan şirk ve küfür gelir. Kimi hâller de vardır ki îmânı ortadan kaldırmaz, fakat kalpteki takvâ nûrunu zayıflatır, karartır ve kulun Rabbine olan yakınlığını perdeler.
Bu nedenle, bütün bu hâlleri tek tek saymak mümkün olmasa da, Minhâc Dergi’si olarak bu yazımızda takvâyı en fazla zedeleyen ve mü’minin kalbinde derin yaralar açan on temel hâli ele aldık. Rabbimizden niyazımız; bu satırlar vesilesiyle kalplerimizi muhâsebeye sevk etmesi, bizleri takvâ yolunda sâbit kılması ve nefsin tuzaklarından muhâfâza buyurmasıdır.
1. Şirk ve Küfür
Takvâyı bozan hâller çoktur ve saymakla bitmez. Lâkin bunların içinde öyleleri vardır ki, takvâyı zedelemekle kalmaz, onu kökünden söker atar. İşte bunların en başında şirk ve küfür gelir. Zira takvâ, îmânın muhâfazasıdır. Îmân yoksa takvâdan söz edilemez. Temel yıkılmışsa, bina ayakta durmaz.
Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allâh, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar.” [Nisâ: 4/48]
Bu âyet-i kerîme, şirkin ne denli büyük bir felâket olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Şirk, kulun Rabbine karşı işleyebileceği en büyük zulümdür. Çünkü Rabbini tanıdığı hâlde O’na başkasını ortak koşmak, rahmet kapısına yüz çevirmek demektir. Küfür ise bu kapıyı bütünüyle kapatan, kalbi nûrlardan mahrûm bırakan karanlık bir perdedir.
Takvâ, Allâh’u Teâlâ’ya karşı derin bir saygı, korku ve bağlılık şuûrudur. Bu şuûrun özü ise Tevhîd’tir. Tevhîd sarsıldığında, kalpte ne haşyet kalır ne de ilâhî huzur bilinci. Bu sebepledir ki, takvâ yolunun ilk ve en temel şartı, îmânı şirkten ve küfürden muhâfaza etmektir.
Zira Cennet’in yolu rahmetten geçtiği gibi, rahmetin yolu da Tevhîd’ten geçer. Tevhîd yoksa rahmetten nasip yoktur, rahmetten nasip yoksa takvâdan söz edilemez.
2. Kibir
Şirk ve küfürden sonra takvâyı en derinden yaralayan, çoğu zaman da insanı bu iki felâkete sürükleyen kalbî hastalıkların başında kibir gelir. Kibir, hakkı bilip reddetmek, kendini büyük görmek ve başkalarını küçük görmektir. Bu hastalık, kulun Rabbine karşı acziyetini unutturur, rahmete muhtâç bir kul olduğunu hissettirmez.
Allâh’u Teâlâ, İblîs’in helâk sebebini bize şöyle haber verir:
“(Allâh) buyurdu ki: ‘Sana emrettiğim hâlde secde etmekten seni alıkoyan nedir?’ İblîs dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.’” [A‘râf: 7/12]
İblîs’i küfre sürükleyen şey, ilim eksikliği değil, kibirdi. Emri bildi, Rabbini tanıdı fakat kendini üstün gördüğü için boyun eğmedi. İşte bu hâl, kibirin insanı nasıl tehlikeli uçurumlara sürüklediğinin en açık misâlidir.
Abdullah bin Mes’ûd’dan (radiyallâhu anh) rivayet edildiğine Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennet’e giremez.” [Müslim]
Takvâ, kulun kalbinde Allâh’u Teâlâ’ya karşı derin bir saygı, teslimiyet ve haşyet hâlidir. Kibir ise bu hâlin tam zıddıdır. Takvâ insanı ayakta tutar, kibir ise insanı hakikatten koparır. Takvâ, “Ben kulum” dedirtir. Kibir ise “Ben bilirim, ben büyüğüm” dedirtir.
Bu sebeple, takvâ yolunda yürümek isteyen kimse, kalbini en önce kibirden arındırmalıdır. Zira kibirle kirlenmiş bir kalpte ne rahmet yer bulur ne de hakka teslimiyet.
3. Riyâ ve Ucub
Takvâyı zedeleyen hâllerden biri de, amelin özünü çürüten iki büyük kalp hastalığıdır; riyâ ve ucub. Riyâ, ibâdeti ve güzel ameli Allâh’u Teâlâ için değil, insanlar görsün ve övsün diye yapmaktır. Ucub ise kişinin yaptığı amelleri kendinden bilmesi, onlarla böbürlenmesi ve nefsini beğenmesidir. Her iki hastalık da dışarıdan sâlih gibi görünen amellerin içini boşaltır, ruhunu öldürür.
Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Onlar, ibâdet ederken Allâh’a ihlâsla yönelmekle emrolunmuşlardı.” [Beyyine: 98/5]
Bu âyet, takvânın temelini ortaya koyar. İhlâs varsa amel diridir. İhlâs yoksa amel bir sûretten ibarettir. Riyâ, kulun kalbini mahlûka bağlar. Ucub ise kulun kalbini kendi nefsine esir eder. Biri insanlara tapınmanın gizli şekli, diğeri nefsini ilâhlaştırmanın ince bir yoludur.
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey küçük şirktir.” Ashâb: “Küçük şirk nedir, yâ Rasûlallâh?” diye sorunca, “Riyâdır.” buyurdu. [Ahmed]
Riyâ, ameli Allâh’u Teâlâ’nın huzurundan alıp kulların nazarına taşır. Böyle bir kalpte takvânın safiyeti bozulur, rahmetle olan bağ zayıflar.
Takvâ, kulun yaptığı her işi, yalnızca Rabbine arz edilecek bir emânet bilmesi, O’nun rızâsından başka hiçbir karşılık beklememesidir. Ucub ise bu emâneti sâhiplenmek, “ben yaptım” demek, nîmeti vereni unutup kendini öne çıkarmaktır. Bu hâl, kalbi yavaş yavaş karartır. Tevâzûnun yerini gizli bir kibir, ihlâsın yerini sessiz bir benlik alır.
Bu sebeple takvâ yolunda yürüyen kimse, yalnızca günahlardan değil, amellerini boşa çıkarabilecek riyâdan ve kalbi zehirleyen ucubdan da şiddetle sakınmalıdır. Çünkü rahmete götüren yol, ancak ihlâs ve kulluk şuûruyla aşılabilir.
4. Nifak
Takvâyı içten içe kemiren, kalbi çürüten en tehlikeli hastalıklardan biri de nifaktır. Nifak, dışta îmân, içte inkâr taşımak, diliyle Allâh’u Teâlâ’ya yakın görünürken kalbiyle O’ndan uzak olmaktır. Bu hâl, kulun hem kendini aldatmasına hem de ilâhî rahmetten mahrum kalmasına sebep olur.
Allâh’u Teâlâ münâfıkların durumunu şöyle bildirir:
“Şüphesiz münâfıklar ateşin en alt tabakasındadırlar. Onlara bir yardım edici de bulamazsın.” [Nisâ: 4/145]
Bu âyet, nifakın ne denli ağır bir mânevî hastalık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira kâfir inkârını açıktan yapar. Münâfık ise îmân iddiasıyla yaşar, fakat kalbi küfür ve dünya sevgisiyle doludur. Bu ikilik, takvânın ruhunu tamâmen yok eder. Çünkü takvâ, samîmiyet ve doğruluk üzerine kurulur, nifak ise yalan, çıkar ve korku üzerine…
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) münâfığın alâmetlerini sayarken şöyle buyurdu:
“Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine emânet edildiğinde hıyânet eder.” [Buhârî, Müslim]
Takvâ, kalp ile dilin, niyet ile amelin bir olmasıdır. Nifak ise bu birliği bozan, kalpte karanlık bir gedik açan hâlidir. Böyle bir kalpte ne ihlâs barınır ne de Allâh’u Teâlâ korkusu kemâle erer. Bu sebeple takvâ yolunda yürüyen kimse, yalnızca dışını değil, iç âlemini de murâkabe etmelidir. Kalbinde gizli bir ikiyüzlülük, samimiyetsizlik ve dünya hesabı taşımaktan şiddetle sakınmalıdır.
5. Günaha Alışmak
Takvâyı zedeleyen bir diğer tehlike, günaha alışmaktır. İnsan kalbi, tekrar eden fiillerle bir nevî alıştırılır. Günahlar sık yapılırsa normalleşir ve kalpte rahmetin ışığını söndürür. Takvâ, günahlardan sakınmak, nefsi dizginlemek ve Rabbine karşı sürekli bir huşû hâlidir. Günaha alışan kul ise, nefsinin arzularına teslim olur, kalbi kararmaya başlar ve rahmetten uzaklaşır.
Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Kalplerinde hastalık olanlara gelince: Onların murdarlığına murdarlık katmıştır. Ve artık bunlar kâfir olarak öleceklerdir” [Tevbe: 9/125]
Bu âyet, kalbin sürekli günahla temas etmesinin onu nasıl sertleştirdiğini ve takvâdan uzaklaştırdığını açıkça gösterir. Nefsin huy haline gelen günahı, kulun Rabbine olan yakınlığını zayıflatır, ibâdetlerini etkisiz kılar.
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bir kimse sürekli bir günaha devam ederse, o günah kalbinde pas bırakır.” [Tirmizî]
Bu hadis, günahın kalpteki etkisini ve takvâyı nasıl yıprattığını açıklar. Takvâ yolunda olan kimse, günaha alışmaktan, küçük de olsa devamlı hatalardan uzak durmalıdır. Tevbe ve istiğfar ile kalbini temiz tutmalıdır.
6. Gaflet
Takvâyı zedeleyen bir diğer büyük tehlike de gaflettir. Gaflet, kulun kalbini Allâh’u Teâlâ’ya karşı duyarsız hâle getiren, rûhunu meşgul eden dünyevî yoğunluk ve dalgınlıktır. İnsan, gaflet içinde Rabbinin rahmetini ve emirlerini unutmaya başlar. Takvâ ise her an hatırlamak, nefsin tuzaklarına karşı uyanık kalmak ve Allâh’u Teâlâ korkusuyla yaşamak demektir.
Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmuştur:
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabbini zikret, gafillerden olma!” [Âraf: 7/205]
Gaflet, kalbi karartan bir perde gibidir. Ne ihlâsı besler ne de ibâdeti güçlendirir. Kul, gafletle meşgul oldukça, kalbi dünya sevgisi ve nefsî arzularla dolar, takvâdan uzaklaşır, rahmetten nasip alamaz.
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Kim Rahmân’ı zikretmekten gâfil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” [ez-Zuhrûf: 43/36-37]
Bu âyet, gafletin insan üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyar. Takvâ yolunda yürüyen kimse, kalbini gafletten korumalıdır. Daima Allâh’u Teâlâ’yı hatırlamalı ve nefsi ile dünya arasında dengeli bir muhâsebe içinde olmalıdır.
7. Haramı Hafife Almak
Takvâyı zedeleyen bir diğer tehlike de, haramı hafife almaktır. Kul, Allâh’u Teâlâ’nın koyduğu sınırları küçümseyip, yasaklara aldırış etmediğinde, kalbindeki takvâ nûru sönmeye başlar. Haramı görmezden gelmek, günahı sıradanlaştırmak, nefsi rahatlatır. Oysa takvâ, her hâl ve şartta Allâh’u Teâlâ’ya itaat edip sınırlarına riâyet etmektir.
Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Ve nefsini tut; şeytan şüphesiz sana apaçık bir düşmandır.” [Fussilet: 41/36]
Bu âyet, kula sürekli uyanık olmayı, şeytanın tuzaklarına kapılmamayı hatırlatır. Özellikle harama meylederken. Haramı hafife almak, kalbi adım adım karartan bir hastalıktır. Kul, küçük günahları önemsiz görürse, zamanla büyük günahlar da hafif gelir. Bu hâl, takvâyı içten içe eritir ve rahmetin ışığını gölgelendirir.
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Küçük görülen günahlardan sakının! Çünkü onlar bir kimsede birikir de netîcede onu helâk ederler.” [Ahmed]
Takvâ yolunda yürüyen kimse, haramı daima ciddiye almalıdır. Nefsini sınırları ihlâl etmekten uzak tutmalı, böylece kalbini rahmetle aydınlatmalıdır.
8. Dünya Sevgisi
Takvâyı zedeleyen en sinsi hâllerden biri de dünya sevgisidir. İnsan, mal, makam, şöhret ve dünyevî zevkleri kalbinin merkezine yerleştirdiğinde, Allâh’u Teâlâ’ya olan yakınlığı gölgelenir. Takvâ, kulun her hâl ve durumda Allâh’u Teâlâ rızâsını gözetmesidir. Nefsine değil, Rabbine kul olmasını sağlamasıdır. Dünya sevgisi ise bu dengeyi bozar, kalbi nefse esir eder ve rahmetin ışığını söndürür.
Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Dünya hayatı, aldatıcı bir süsten başka bir şey değildir.” [Âl-İmrân, 3/185]
Dünya sevgisi, kalbi geçici hazlara kaptırır. İbâdetleri sıradanlaştırır ve rutin hâle getirir, nefsi terbiye etme şuûrunu kaybettirir. Takvâ sâhibi kul, dünyayı elinde tutar ama kalbini ona kaptırmaz. Dünya sevgisi kalbi ele geçirirse, kul takvâdan uzaklaşır ve rahmetten mahrum kalır.
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allâh karşısında takva sahibi (sorumluluğunuzun bilincinde) olun ve dünyevî isteklerinizde mutedil davranın. Çünkü hiç kimse kendisi için takdir edilen rızkını yiyinceye kadar ölmeyecektir, rızkı gecikse bile! Öyleyse Allâh karşısında takva sahibi olun ve dünyevî isteklerinizde mutedil davranın. Helâl olanı alın, haram olanı terk edin.” [İbn Mace]
Bu sebeple takvâ yolunda yürüyen kimse, dünyayı araç bilip kalbini ondan arındırmalıdır. Mal, makam ve zevkler için değil, Allâh’u Teâlâ’nın rızâsı için yaşamayı ilke edinmelidir.
9. Kötü Arkadaşlık ve Çevre
Takvâyı en çok zedeleyen unsurlardan biri de insanın çevresidir. İnsan, sürekli temas ettiği arkadaş ve toplumun rûh hâline göre şekillenir. Kötü arkadaşlık, günah işlemeyi normalleştirir, takvâdan uzaklaştırır ve kalbi karartır. Takvâ, sadece kişinin kendi iç muhasebesiyle değil, etrafındaki iyi ve doğru insanlarla desteklenerek güçlenir.
Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Ey îmân edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allâh’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nisâ: 4/144)
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” [Buhârî, Müslim]
Bu deliller gösteriyor ki takvâ yolunda yürüyen kimse, sadece kendi kalbini ve niyetini korumakla yetinmemelidir. Aynı zamanda çevresine de dikkat etmeli, kötülüğe ve günaha alıştıran kimselerden uzak durmalıdır. İyi arkadaşlık ve temiz çevre, kalbi rahmetle besler, takvâyı kuvvetlendirir ve insanı Cennet yolunda güvenle ilerletir.
10. Kur’ân-ı Kerîm’den Uzaklaşmak ve Zikri Unutmak
Takvâyı zedeleyen en önemli unsurlardan biri de Kur’ân-i Kerîm’den uzaklaşmak ve Allâh’u Teâlâ’ı anmayı ihmâl etmektir. İnsan, Allâh’u Teâlâ’yı hatırlamayı ve O’nun kelâmını rehber edinmeyi bıraktığında, kalbi kararmaya başlar, nefsî arzulara kapılır ve takvâdan uzaklaşır. Takvâ, kalbin sürekli Allâh’u Teâlâ’ya dönük olması, Kur’ân-ı Kerîm ve zikir ile beslenmesiyle korunur.
Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Îmân edenlerin, Allâh’ı anmak ve vahyedilen gerçeği düşünmekten dolayı kalplerinin heyecânla ürperme zamânı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır.” [el-Hadîd, 57/16]
Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kur’ân okuyunuz. Çünkü Kur’ân, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olarak gelecektir.” [Müslim]
Bu nedenle takvâ yolunda yürüyen kişi, sadece günahlardan ve nefsin tuzaklarından sakınmakla yetinmemelidir. Kalbini Kur’ân ve zikir ile sürekli canlı tutmalı, Allâh’u Teâlâ’yı hatırlamayı alışkanlık hâline getirmelidir. Böylece rahmetin nûruyla kalbi aydınlanır ve takvâ güçlenir.
Hâtime
Değerli okuyucu! Unutmayalım ki takvâ, kalbimizi Allâh’u Teâlâ’ya yakın kılan bir ışıktır. Takvâyı korumak isteyen, önce kendi nefsini ve davranışlarını gözden geçirmelidir. Kalbini günah, kibir, riyâ ve gafletten temiz tutmalıdır. Rabbimizin takvâya en lâyık kulları, O’na itaat eden, yasaklardan sakınan ve iyilikte samîmi olanlardır. Hayat yolculuğumuzda attığımız her doğru adım, gösterdiğimiz her güzel ahlâk, yapılan her ibâdet, kalbimizde takvânın bir yansımasıdır.
Bir gün hepimiz Allâh’u Teâlâ’nın huzûruna varacağız. O gün mal, makam ve statü hiçbir işe yaramayacaktır. Ancak takvâ ile dolu bir kalp, nefse yenik düşmemiş bir gönül ve Allâh’u Teâlâ’nın rahmetine güvenen bir kul, kurtuluşa erecektir.
“Artık kim zerre kadar hayır yapmışsa, onun karşılığını mutlaka görecek.” [Zilzâl: 99/7]
“Dilediğini Kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azap hazırlamıştır.” [İnsan: 76/31]
Duâ:
Rabbim! Bizleri takvâdan ve rahmetinden mahrum bırakma! Kalplerimizi kibirden, riyâdan ve gafletten uzak eyle! Nefsimize hâkim, kalbimizi temiz, amellerimizi samîmi kıl! Bizleri dünyada takvânın nûru ile yaşayan, âhirette rahmetinle Cennet’e erişen kullarından eyle! Ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) merhamet et!
Allâhumme Âmîn…
Bir sonraki sayımızda buluşmak ümidiyle, sizleri Allah’a emânet ediyoruz.
Minhâc Dergisi 16. Sayı | Ocak 2026 | Erdem Onur
Bir Cevap Yaz
