«
  1. Anasayfa
  2. 16. Sayı / Ocak 2026
  3. Sekülerleşme-4

Sekülerleşme-4

hayreddin

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle… Allâh’a hamd, Rasûlüne salâtu selâm olsun.

Geçen yazımızda sekülerizmin toplumsal boyutu anlatmaya çalışmıştık. Bu yazımızda, sekülerizm başlıklı konumuzu inşallâh ele alıp nihayete erdirmeye çalışacağız.

Dinde Sekülerleşme

Türkiye’de sekülerleşmenin muhatabı olan ve bu süreçten doğrudan etkilenen din anlayışını ele almak gerekir.  Geleneksel ve akidevî boyutlarıyla dinî değerlerin; ibâdet ve ahlâk ilkelerinin işlevsizleştirilmesinin hangi boyutlara ulaştığını, bunun bireyleri ve aileleri nasıl etkileyerek toplumu giderek daha büyük bir tehlikeye sürüklediğini, yaşadığımız hayatın içinde açıkça gözlemliyoruz.

Çağdaşlaşma adına; başta modernleşme olmak üzere sanayileşme, kentleşme, rasyonelleşme, küreselleşme ve postmodernleşme gibi süreçlerin dinî alanlar karşısında üstünlüğünün vurgulanması, toplumsal düzeyde dinin gereksiz görülmesine, aşınmasına ve giderek sorgulanır hâle gelmesine yol açmıştır. Tarihsel ve toplumsal dinî bilginin modern-bilimsel bilgiyle çatıştığı ölçüde, dinî aidiyet, kimlik ve yaşam alanlarında belirgin kopuşlar meydana gelmiştir. Söz konusu kopuşlar, sekülerleşme sürecinin hız kazanmasında etkili bir faktör olarak ortaya çıkmıştır. Din, varlığıyla artık günümüz dünyasına hitap edememektedir ki bu da sekülerleşmeyi besleyen bir unsur olarak kendini göstermektedir.

Dinî alanda özden uzak, aklî yorumların öne çıkması; toplumsal düzeyde bir karmaşaya yol açmakla kalmamakta, aynı zamanda dinî şüpheciliği beslemekte ve din karşıtlığını üretmektedir. Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak bireylerin dinden uzaklaşması söz konusu olmaktadır. Bu bağlamda din, toplumsal bir kimlik olmaktan giderek uzaklaşarak bireysel ve vicdanî bir alana indirgenmekte; böylece hayatla olan bağı zayıflatılmaktadır.

İbâdetlerde Sekülerleşme

Sekülerleşmeyi öne çıkaran önemli göstergelerden biri de dinî ibâdetlerde gözlemlenen azalma ya da terk etme şeklinde ortaya çıkan davranış değişiklikleridir. Bu durumu, ibâdetlerin başında yer alan namaz örneği üzerinden değerlendirmek mümkündür. Gözlem ve mevcut göstergeler, namaz kılan bireylerin sayısında, özellikle de beş vakit namazı düzenli olarak eda edenler arasında, hızlı bir düşüş yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu azalmanın bir yönü ihmalkârlıktan kaynaklanırken, diğer yönü namaz ibâdetine atfedilen inancın ve anlamın zayıflamasından beslenmektedir. Neticede namazın terk edilmesi, bireyin dinle olan bağını zayıflatan, hatta kimi durumlarda bu bağı koparan bir unsur hâline gelebilmektedir.

Benzer bir durumun oruç ibâdeti için de geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Bilhassa oruç ibâdetinin yaz mevsimine denk geldiği dönemlerde, oruç tutanların sayısında daha belirgin bir azalma gözlemlenmektedir. Bu durumu tespit etmek için Ramazan ayında şehir merkezinde kısa bir gözlem yapmak dahi yeterli olmaktadır. Ne var ki namaz ve oruç ibâdetlerinde yaşanan bu gerilemeyi, kurban ibâdeti için aynı şekilde dile getirmek mümkün görünmemektedir.

Kurban ibâdetinin sürekliliğinin, ona atfedilen dinî değerden mi yoksa kurban etinin tüketimine verilen önemden mi kaynaklandığı hususu üzerinde durulması gereken bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim namaz ve oruç ibâdetlerinde belirgin bir azalma söz konusu iken, kurban ibâdetinde benzer bir gerilemenin görülmemesi; bu ibâdetin salt ibâdet bilinciyle değil, aynı zamanda bir besin kaynağı olarak algılanmasıyla da ilişkili olabilir. En doğrusunu Allâh’u Teâlâ bilir. Nitekim namaz kılmayan ve oruç tutmayan bazı kimselerin kurban ibâdetini yerine getirdiği görülmektedir. Bu durum dahi, ibâdetlere yönelik seküler bir bakış açısının giderek yaygınlaştığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Benzer şekilde, camilerde Cuma ve bayram namazlarına katılımın yoğun olmasına rağmen, vakit namazlarına iştirak edenlerin sayısının aynı düzeyde olmadığı müşahede edilmektedir.

Benzer bir değerlendirme umre ibâdeti için de yapılabilir. Umrenin, bir ibâdet bilinciyle mi yoksa daha çok turistik bir seyahat ve gezinti anlayışıyla mı yerine getirildiği üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu noktada, kurban ibâdetinde gözlemlenen yaklaşıma benzer bir algının umre ibâdetinde de kendini gösterdiğini söylemek mümkündür. En doğrusunu Allâh’u Teâlâ bilir.

Öte yandan, toplumda dinî simgelerin varlığı, o toplumun fiilen İslâm üzere yaşadığını göstermeye tek başına yeterli değildir. Camilerin çokluğu ya da ezanların okunuyor olması, toplumun İslâmî bir hayat sürdüğünün kesin göstergeleri olarak kabul edilemez. Zira toplumun benimsediği din anlayışı, İslâm’ı bir yaşam biçimine dönüştürmekten ziyade, onu sembolik ve biçimsel bir düzeye indirgemektedir. Bu bağlamda Allâh merkezli bir din tasavvurunun yerine, mevcut statükonun belirlediği ve içeriğini şekillendirdiği seküler bir din anlayışının hayatı yönlendirdiği görülmektedir. Dinî hayatta ortaya çıkan seküler yönelimli bireysel ve toplumsal dönüşüm, İslâm’ı vahye dayalı bir din anlayışı olmaktan uzaklaştırarak, büyük ölçüde kültürel bir olguya indirgeme eğilimini güçlendirmiştir.

Başarı ve Hayatın Hedeflerinde Sekülerleşme

Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde, sosyolojik açıdan iki önemli toplumsal gerçeğe dikkat çekmek gerekmektedir.

Birincisi; geçmişte yerel ve merkezi iktidar odakları tarafından dışlanan toplumsal kesimlerin zamanla iktidar konumuna yükselmiş olmasıdır. Bu dönüşümle birlikte, daha önce erişemedikleri itibar ve statüyü elde eden bu çevrelerin, yükselen sınıflar içerisinde yer almaya başlamaları, dine ve dinî değerlere bakışlarında belirgin bir değişimi de beraberinde getirmiştir.

İkincisi ise, genel anlamda Türkiye’de, özelde ise bu yükselen sınıflar arasında maddi refah düzeyinin geçmişe kıyasla artmış görünmesidir. Söz konusu artış, yalnızca ekonomik bir iyileşme olarak kalmamış; kamusal algıları, sınıfsal konumlanmaları ve yaşam biçimlerini de etkilemiştir. Neticede bu durum, dinin özünden giderek uzaklaşan, daha seküler bir hayat tasavvurunun yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır.

Aslında dünyevîleşme süreciyle elde edilen para ve zenginlik, fıtrata dayalı ahlâkî değerlerle şekillenen mütevazı ve kanaatkâr yaşam anlayışının dönüşümünü mümkün kılmıştır. Hayatın merkezinin maddi unsurlarla doldurulması, Müslüman bireyin hayatına anlam ve değer kazandıran dinî referansların geri plana itilmesine yol açmıştır. Bu durum, dinî değerlerin beslendiği kaynakların diğer yaşam biçimleri lehine belirgin bir irtifa kaybına uğradığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, dinî ve geleneksel yaşam tarzının sekülerleşme yönünde geçirdiği dönüşümdür. Hazcı ve dünyevî yaşam biçiminin sekülerleşmenin merkezine yerleşmesi, bu sürecin en belirgin göstergelerinden biridir. Nitekim “camilerde markalı ayakkabıların çoğalmasından duyulan memnuniyet” gibi söylemler, bu anlayışın zihni arka planını açıkça yansıtmaktadır. Maddî olarak yüksek yaşam standartlarının hedeflendiği bir Müslüman hayatında, insanın en temel dinî referanslarının asli önemini yitirmeye başladığı söylenebilir.

Günümüzde gelinen noktada, kimi söylem ve yaşam biçimlerinde sekülerleşmenin etkisini açıkça görmek mümkündür. Artık şehir hayatının merkezinde camiler yer almamakta; bunun yerine alışveriş merkezleri en merkezi alanları işgal etmektedir. Oysa geçmişte, gerek Batı’da gerekse İslâm dünyasında, şehirlerin ana meydanlarında ibâdethaneler bulunur; ara sokaklar ve caddeler bu merkezlerde birleşirdi.

Bu mekânsal dönüşüm, nihayetinde hayata bakışın ve toplumun neyi öncelediğinin güçlü bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şehir merkezlerinin kutsaldan tüketime doğru yönelmesi, sekülerleşmenin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve mekânsal boyutlarını da gözler önüne sermektedir.

Sekülerizmin Gündelik Hayat Pratiklerine Yansıması

Türkiye’de seküler yaşamın etkisini gösterdiği önemli alanlardan biri, gündelik hayat pratikleridir. Toplumsal bir kurum niteliği taşıyan bu pratikler, seküler yaşam dalgasının etkisiyle ciddi bir dönüşüme uğramış ve uğramaya devam etmektedir. Geleneksel-dindar toplum yapısında gündelik hayat, kitap okuma, ilmî sohbet ve toplantılar, akraba ve komşu ziyaretleri ile nafile ibâdetler gibi faaliyetlerle şekillenmekteydi. Günümüzde ise bu davranış biçimlerinin belirgin ölçüde zayıfladığı sıklıkla gözlemlenmektedir.

Ortalama bir birey, söz konusu değer ve davranış biçimlerinin giderek yozlaştığını ve hayatın merkezinden uzaklaştırıldığını gündelik pratiklerinde açıkça müşahede etmektedir. Bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri, kıraathanelerin yapısında ve işlevinde meydana gelen değişimdir. Geçmişte birer okuma ve müzakere mekânı olan kıraathaneler, günümüzde büyük ölçüde oyun ve eğlence salonlarına dönüşmüştür. Manevî olana (ilim) yönelişin yerini maddî olana (eğlence, şans oyunları vb.) bırakması, bu alanda sekülerleşmenin somut biçimde tezahür ettiğini göstermektedir.

Günümüzde kitlesel ve yaygın hâle gelen gündelik hayat etkinlikleri arasında, seküler karakterli sportif faaliyetler (futbol, voleybol vb.), müzik konserleri, tatil anlayışı, alışveriş merkezleri ve kafe kültürü öne çıkmaktadır. Bu etkinlikler, neredeyse toplumun tüm katmanlarında yaygınlık kazanmış ve benimsenmiştir.

Ekonomik liberalizmle birlikte kültürel liberalizmin etkisi, yalnızca seküler yaşam tarzını benimseyen kesimlerle sınırlı kalmamış; daha da dikkat çekici biçimde, İslâmî bir yaşam tarzını arzulayan bireylerin gündelik hayatlarını da dönüştürmüştür. Bu süreçte İslâmcı medya kuruluşlarının (televizyon kanalları, radyolar, gazeteler) yaygınlaşmasıyla birlikte, İslâmî içerikli kültürel ve eğlence biçimleri; film, roman, müzik ve tiyatro alanlarında görünürlük kazanmıştır.

Bununla eş zamanlı olarak, İslâmî bir hizmet sektörünün oluştuğu görülmektedir. İslâmî tatil anlayışına yönelik hizmetler sunan ve bu doğrultuda reklam yapan lüks oteller; alkolsüz hizmetler, ayrı plajlar gibi düzenlemelerle dikkat çekmektedir. İslâmî giyim ve moda organizasyonları, sivil toplum kuruluşları, vakıflar, İslâmcı girişimci yapılar ve kadın platformları, hızlı ve hareketli bir toplumsal dönüşümün taşıyıcı unsurları hâline gelmiştir. Bu örnekler, yeni bir İslâmcı orta sınıfın ortaya çıktığını ve bu sınıfın; siyasal kanallar, kültürel iletişim ağları, hizmet sektörü ve yeni tüketim kalıpları aracılığıyla yukarı yönlü bir sosyal hareketlilik kazandığını göstermektedir.

Günümüzde gündelik hayat pratiklerinin önemli bir boyutunun tüketim kültürü üzerine inşa edildiğini de belirtmek gerekir. Tüketimin giderek araç olmaktan çıkıp amaç hâline gelmesi, bireylerin seküler yaşam biçimine ne denli entegre olduklarının önemli göstergelerinden biridir. “Tükettiğin kadar değerlisin, tükettiğin kadar saygınsın” anlayışı etrafında şekillenen bu yeni davranış kalıpları; kadının kamusal alandaki görünürlüğünün normalleşmesinden kadın-erkek birlikteliğine, eğlence anlayışındaki zihniyet değişiminden futbol ve müziğe bakışa kadar pek çok alanda kendini göstermektedir.

Bu süreçte dindar bireyler de, geçmişte sahip oldukları hem fiziksel hem de toplumsal marjinal konumdan uzaklaşarak, kimliklerini belirgin biçimde öne çıkarmadan “ötekilerle” bütünleşme ve meşrulaşma arayışına girmişlerdir.

Genel Değerlendirme

Her ne kadar sekülerleşme dalgası tarihsel olarak Avrupa’da ortaya çıkmış olsa da bu olgu, yalnızca Batı ile sınırlı kalmamış; Türkiye dâhil olmak üzere birçok toplumu derinden etkilemiştir. Bugün gelinen noktada, toplum olarak büyük ölçüde seküler bir yaşam biçiminin içinde bulunduğumuzu söylemek mümkündür. Gerek düşünce dünyamızda gerekse toplumsal ilişkilerimizde hızlı bir sekülerleşme süreci yaşanmaktadır. Elbette bu durum, toplumun bütünüyle dinden koptuğu anlamına gelmemektedir; ancak yaşanan oransal değişim, dinî değerlerin giderek zayıfladığı bir seyri işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle, seküler yaşam tarzı yükselirken din merkezli yaşam anlayışı gerilemektedir.

Gündelik sosyal ilişkilerimiz, giderek seküler değer ve hedeflerin etkisi altına girmektedir. Ahlâk anlayışımız da bu süreçten payını almakta; dinî referanslara dayalı bir ahlâk anlayışının yerini, daha çok seküler karakterli normlar almaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak bireycilik ön plana çıkmakta; dinî değerlere bağlı bir insan tipinden ziyade, dünyevî değerlere odaklanan birey tipi yaygınlık kazanmaktadır. Eğitim hayatı da bu dönüşümden bağımsız değildir. Din merkezli eğitim anlayışının hedeflediği; ilim ve irfan sahibi, ahlâklı ve dine faydalı birey ideali, yerini seküler merkezli bir başarı anlayışına bırakmıştır. Günümüzde eğitim, daha çok kariyer sahibi, donanımlı, rekabetçi ve fırsatları iyi değerlendiren bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bir yapıya bürünmüştür.

Sekülerleşmenin en görünür yansımalarından biri de gündelik hayat pratiklerimizde ve zaman kullanımımızda ortaya çıkmaktadır. Artık zamanımızı büyük ölçüde dinî anlam ve hedefler değil, dünyevî meşguliyetler doldurmaktadır. Kitap okuma, ilim öğrenme ve paylaşma, ibâdet etme ve ahiret bilinciyle yaşama gibi pratikler, gündelik hayatın merkezinden uzaklaşmıştır. Bu noktada İslâm dünyasının, modernist yaklaşımları aşarak kendi değerlerine dayanan kapsamlı bir dünya eleştirisi geliştirmesi zorunlu hâle gelmiştir. Bu da ancak kendi kültürümüzü, medeniyet tasavvurumuzu ve öz bilincimizi yeniden inşa etmekle mümkün olabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, dünya ve tabiattaki her şeyin Allâh’u Teâlâ’nın birer ayeti ve işareti olduğu vurgulanmaktadır. Bu bakımdan dünya, insanı Allâh’u Teâlâ’ya yaklaştıran bir vasıta olarak anlamlandırılmaktadır. Nitekim Kur’ân perspektifinde, en dünyevî ve seküler görünen kavramlar dahi dinî bir muhteva ile ele alınmış ve İslâmî düşüncenin kapsamı içerisinde değerlendirilmiştir. İnsanlık tarihine bakıldığında, insanların koyduğu kanunların zamanla büyük değişimlere uğradığı görülmektedir. Buna karşılık, Allâh’u Teâlâ’nın gönderdiği ilâhî ölçülerin tahrif edilmesi ya da bozulması da yine insan eliyle gerçekleşmiştir.

Bu sebeple, yaratıcının gönderdiği ilâhî ilkelerin aslını bozmadan, insan hayatının her alanında rehber kılınması gerekmektedir. İslâm hukuku, varlığı itibarıyla hayatın hiçbir alanının bütünüyle seküler bir bakış açısıyla ele alınmasını tasvip etmez; aksine, hayatın tamamını kuşatan bütüncül bir anlayışı esas alır.

 Selâm ve duâ ile…          

 Minhâc Dergisi 16. Sayı | Ocak 2026 | Hayreddin Gökçe

Bir Cevap Yaz