Sonsuz azâmet ve kudret sahibi el-Azîm ve el-Kebîr olan Allâh’u Teâlâ’nın ismiyle… Yarattığı ve yaratacağı zerrelerin adedince O’na hamd eder, nefislerimizin şerrinden yine O’na sığınır ve her dâim O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Salât ve selâm; O’nun seçip şereflendirdiği Nebîmiz aleyhisselâm’ın, O’nun pak âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
Değerli mü’minler!
Hayrın ve hakkın hizmetkârı olan Dergimiz, Rabbimizin izniyle 16. sayısına sizlerle birlikte ulaştı. Ve her zaman olduğu gibi bu sayısında da yine îmân ehli için çok önemli bir kavramı konu edindi. Kavramımız; “takvâ” ve değerli yazarlarımızda “muttakî” olma yolunda seslerini sayfalara taşımaya çalıştılar. Bize bu imkânı bahşeden, takvâ gibi bir kavramı bize öğreten ve öğrenilmesine vesile kılan Rabbimize hamd olsun.
Elhamdulillâhi hamden kesiran…
Evet, takvâya erenlere selâm olsun diyoruz, zira bu sayımız onları anlatıyor. Mâlumdur ki; bilmek, olmanın ilk adımıdır. Bilmediğimiz bir şeyden olamayız. Takvâ sahibi bir muttakî olmak isteyenler de öncelikle takvâyı bilmelidirler.
Takvâ; mutlak itaatin sahibi olan Allâh’u Teâlâ’ya itaat ederek, O’nun azabından ve gazabından sakınmak ve korunmak demektir. Muttakî de işitip itaat eden, korunup sakınandır. Takvâ ehli; “Kendinizi ve ailenizi yakıtı ve taşlar olan ateşten koruyun.” [Tahrim: 66/6] hitâbı karşısında; “Ateşin azabından bizi koru.” [Bakara: 2/201] diyen ve her dâim İslâmî bir korunmayla yaşayan kişidir.
Asrısaadete gidip, takvânın tanımını orada da ararsak şu kıssayla karşılaşırız:
Ömer radıyallâhu anhu, Übeyy bin Kâ‘b radıyallâhu anhu’ya sorar: “Takvâ nedir?” Übeyy radıyallâhu anhu doğrudan cevap vermeyip soruya soruyla karşılık verir: “Ey Müminlerin Emiri, hiç dikenli bir yoldan geçtin mi?” Ömer radıyallahu anhu; “Evet, geçtim.” deyince Übeyy radıyallahu anhu; “Peki o yolda nasıl yürüdün?” der. Ömer radıyallahu anhu; “Elbisemi topladım, dikkatle baktım ve dikenlere basmamaya çalıştım.” deyince Übeyy bin Kâ‘b radıyallâhu anhu ise şöyle der: “İşte takvâ budur.” Evet, takvâ; hayât yolculuğunda haramların, günahların dikenleri karşısında itaat ve sabırla dikkatli yol yürümektir. Muttakî ise bu yolun dikkatli yolcusudur.
Takvâya ermek için öncelikle şirkten teberri edip kaçınmak gerekir. Tevhîdî bir îmân olmadıkça takvâdan söz edilemez. Onun ardından da kul, büyük ve küçük günahlardan kaçınmalıdır. Fısk ile takvâ yan yana bulunamaz. Bundan sonrada kul, Rabbimizin razı olmadığı, kul ile Rabbi arasına geçen tüm şeylerden kaçınmalıdır ki takvâya erebilsin.
Tabi ki kaçınmadan, sakınmadan, korunmadan takvâ gerçekleşmez; ancak sadece kaçınmakta yeterli değildir. Kul, kaçınılacaklardan kaçındıktan sonra yapılması gerekenleri de ihlâs ile yapmalıdır. İşte böylece kul muttakîlerden olur. Fakat bunların gerçekleşmesi de Rabbimizden hakkıyla korkmakla mümkündür.
Nebîmiz aleyhisselâm bir hadisi şeriflerinde; “Nerede ve nasıl olursan ol, Allâh’tan kork! Kötülük işlersen, hemen ardından bir iyilik yap ki, onu silsin. İnsânlara da güzel ahlâkla muâmele et.” [Tirmizî, 1987] buyurmuştur.
Günümüzde bazı kavramlar bilinse bile tedavülden kalkmış para gibi insânlar arasından kalkmıştır. Maalesef ki takvâ kavramı da bilinse de hayâttan kalkmaya yüz tutmuş kavramlardandır. Oysaki hayât takvâsız yaşanmamalıdır. Zira Rabbimizde bir âyeti kerime de şöyle buyurmuştur:
“Azık edinin! Bilin ki azığın en hayırlısı takvâ azığıdır. Ey akıl sahipleri! Bana karşı takvâ sahibi olun!” [Bakara: 2/197]
Her ne olursa olsun takvâ kavramı hayâtî öneme hâiz bir kavramdır ve tekrar mü’minlerin gündemlerine ve de hayâtlarına girmelidir. Rabbimiz cümle mü’min kardeşimizi takvâ elbisesi ile korunan ve süslenen muttakîlerden eylesin. Allâhumme âmîn.
Son olarak; Nebîmiz aleyhisselâm’ın duâ ettiği gibi bizlerde duâ ediyor ve diyoruz ki; “Allâh’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen, onu en iyi tezkiye edensin. Sen, onun velîsi ve Mevlâ’sısın.” [Müslim, 2722]
Takvâ ehline selâm ve duâ ile…
fî emânillâh…
Bir Cevap Yaz
