«
  1. Anasayfa
  2. 12. SAYI / OCAK 2025
  3. Tevbeyi Anlamak

Tevbeyi Anlamak

ENES

Rahmeti gazabını aşan Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın ismiyle…

Bizlere tevbeyi bahşeden Yüce Rabbimize hamdeder ve istiğfarı kalblerimize umut olarak aşılayan Nebîmize salât ederim. Hayatlarını tevbe kılan ashâb-ı kirâmımızı rahmetle ve saygıyla anar, selâmların en güzelini onların ve takipçilerinin üzerlerine irsal ederim…

Rahmetinden asla ümit kesilmeyen Rabbimizin, tevbeye muhtaç kulları! Günahların sel olup sokaklardan aktığı, fakat tevbenin bir damla yaş olup gözlerden damlamadığı şu garib asırda, kula kendi kimliğini hatırlatıp kurtuluşa çağıran Minhâc Dergisi olarak, bu sayımızı “tevbeye” ayırdık; şirkten tevbeye, günahtan tevbeye, cehaletten tevbeye… Her şeyden önce şeytânî bir isyânın karşısında Ademî bir kulluğa… Bilinmelidir ki; kulluk günahsızlık yarışı değil, günahlarla mücadele etme savaşıdır. Bu yazımızda, siz kardeşlerimizin tevbe kapısını aşındırırken faydası olacağını düşündüğümüz bilgileri paylaşmaya çalışacağız, inşallâh. Rabbim cümle kardeşlerimizi sınıra gelmez affıyla affeylesin, Allâhumme âmîn…

“Rabbimiz! Biz şüphesiz îmân ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru!” [Âl-i İmrân:3/16]

Tevbe Nedir?

İnsan için zahiren kirlenmek ne ise, bâtinen kirlenmekte aynı şeydir. Zahirî kirlenmekten kaçınamadığımız gibi bâtınî kirlenmekten de kaçınmamız mümkün değildir. Zahirî temizliğimizi yapmak zorunda olduğumuz gibi, bâtınî temizliğimizi de yapmak zorundayız, tekrar kirleneceğimizi bilsek bile… Bizleri bu acziyet üzere yaratan, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dır. İnsan olarak bizler hata işler nitelikte yaratılmışızdır. Çünkü hatasız olmak Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın üstün sıfatındandır. Öyleyse bizlere düşen kirlenmemek değil, kirlendikten sonra temizlenmektir. En büyük hata da, o günaha tevbe etmemek ve günahta diretmektir. Mamafih kul günah işler ve tekrar tevbe eder. Bir anlık gaflete dalar ama tevbeyle kendine gelir. Böylece Rabbimizin et-Tevvâb ismi tecelli eder. Tevbe bir canlılık işaretidir. Tevbe îmânın alâmetidir. Tevbe kulluk simgesidir. Nitekim Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki Allâh çokça tövbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever.” [Bakara: 2/222]

Nebî aleyhisselâm’da şöyle buyurmaktadır:

“Eğer siz günah işlememiş olsaydınız Allâh sizi yok eder, yerinize başka bir kavim getirirdi. Onlar günah işlerler sonra günahlarının bağışlanmasını isterlerdi, Allâh da onları bağışlardı” [Müslim]

Tevbe etmenin aslı, o işlenen hatadan dolayı pişmanlık hissi duymaktır. Böylece kul o hataya tekrar dönmez ve hâlini düzeltir. Pişmanlık duymayan kalbse o günaha tekrar tekrar düşer ve hâlinin ıslâhı asla mümkün olmaz. Tevbeyi harekete geçiren şey pişman olma duygusudur, o duyguyu harekete geçiren şey ise îmândır. Öyleyse diyebiliriz ki; tevbe kulun halini ıslah ettiği bir îmân eylemidir. Tevbeyi artırmak isteyen îmânını artırsın.

Tevbe ve İstiğfar Arasındaki Fark                  

Aslı itibarıyla tevbe ve istiğfar arasındaki farkı anlamak için öncelikle günahın zararları ve bıraktığı kötü etkilerin anlaşılması gerekir. Günahların birden çok zararından bahsedebiliriz; ilk söylenebilecek zararı, kulun Rabbiyle kendisi arasında soğukluk girmesine sebep olur. Kulda manevi düşüşler ve derecelerin azalması meydana gelir.  Hikmet kuldan alınır ve artık karşılaşacağı tehlikeleri sezemez. Bu gaflet onu daha da günaha sürükleyebilir. Tevbe, kulun işlemiş olduğu günahı derhal terk etmesi ve pişmanlık duymasıdır. İstiğfar ise kulun düşmüş olduğu bu hatadan dolayı Rabbinden af dilemesi ve günahların hem dünya hem de ahiret boyutundaki zararlarından kurtulmak istemesidir. Özetle kul tevbe ile halini ıslah eder, istiğfar ile maneviyatını ihya eder. Rabbim bizi affedip ihya ettiği kullarından eylesin, Allâhumme âmin.

Tevbeyi Anlamak

Günahların altında şeytânî veya nefsânî dürtüler gizlidir, tevbe ve istiğfarın altında ise Rahmânî bir hidayet gizlidir. Şeytân, sürekli insanın haramlara girmesi için uğraşır, sonunda istediğini alır ve hemen onu terk eder. Allâh Azze ve Celle’de kime rahmet ederse ona tevbeyi ilham eder ve onu doğru yola iletir. Kulun aklına tevbe etmek geldiyse, bu Allâh’ın onu terk etmediğinin ve onu affetmek istediğinin alâmeti olabilir. Çünkü Allâh Azze ve Celle kullarının tevbelerini muhakkak kabul edeceğini buyurmuştur. Tevbe kapısını kıyamet saatine kadar açık bırakmıştır. Her günahkâr için affolunma fırsatı var demektir. Öyleyse tevbe etmeyi akıllara düşüren Rabbimiz, kullarını affetmek istiyor diyebiliriz.  Ancak mel’un şeytân kulu tevbeye yönlendirmemek için uğraşır ve bu ameli ona zor göstererek kula kendisinin affolunmaya layık olmadığını hissettirir. Hâlbuki Allâh’ın rahmeti çok geniştir. Asıl felaket kişinin aklına tevbe etme fikrinin gelmemesidir. Allâh’ın kulunu terkedip etmediği buradan anlaşılabilir.

Bazı insanlar, tekrar bozma korkusundan dolayı tevbeye yaklaşmamaktadır. Çünkü kişi, tevbeyi bozmayı, günahı işlemekten daha ağır bir cürüm olarak görüyor. Bunun neticesinde de günahına hiçbir sıkıntı duymaksızın devam ediyor. Bu apaçık bir şekilde şeytânın kulu aldatması ve onu tevbeye yaklaştırmamasıdır. Unutmamak gerekir ki günahta diretip tevbe etmemek, tevbeyi bozmaktan daha büyük bir cürümdür. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikle­ri zaman Allâh’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allâh’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” [Âl-i İmrân: 3/135]

Bu anlatılanlardan günah işlemenin basitleştirilmesi veya küçümsenmesi anlaşılmamalıdır. Günahları küçümsemek zaten büyük günahtır. Anlatılmak istenen; zaten kendisinden kaçamadığımız günahlara karşı tevbe alışkanlığının kurulmasıdır. Hatta günahlara dalmış umutsuz insanlara; aslında tevbe etmenin ve affolunmanın ne kadar basit olduğu, bu günahkârlığın onlar için normal olup, asıl normal olmayan şeyin tevbe etmeyi terk etmek olduğudur. Affeden Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allâh’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allâh günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.” [Zumer: 39/52]

Kul bazı günahlarıyla, tevbe sayesinde eski derecelerinden daha yüksek konumlara gelebilir. Bu; kulun işlemiş olduğu günahtan dolayı aşırı pişman olması; çokça istiğfara sarılması ve nafile ibadetlerle kendisini Rabbine affettirmeye çalışmasıyla meydana gelir. Kul, işlediği günahtan öyle tiksinir ve pişman olur ki ömrü boyunca asla ona tekrar dönmez. Ve kul öyle dereceler kazanır ki belki başka bir şeyle bunu kazanamazdı. İşte bu tevbenin faziletindendir. İşte bu da tevbenin aslı ve esasıdır. İşte bu tevbeyi anlamaktır.

Sahabe Hayatından Tevbe Örneği

Ashâb-ı Kirâm’ı değerli kılan şey, tevbeleriydi. Onlar da önceleri şirk üzere bir hayat yaşayan sıradan insanlardı. Ancak onları, tevhîdî bir tevbe en değerli konumlara yükseltti. Şirkten beri olmak ve tevhîde yönelmek en büyük tevbedir diyebiliriz.

Elbette onlar da Müslüman olduktan sonra, kusur işlemeyi terk edemediler. Kerih de görseler bazı hatalara düşebiliyorlardı. Çünkü nihayetinde onlar da insandı. Onlar da hata işleyebilirlerdi. Çünkü hatadan müstağni olmak Rabbimize aittir. Fakat onların tevbesi hiç dillerinden ve gönüllerinden düşmezdi. Onlar hemen üzülür ve neredeyse helak olurlardı. Affolunmak için çırpınır dururlardı.

Ashâb-ı Kirâm arasında işlediği günahlarıyla ve ettiği tevbe ile anlatılan bir sürü sahâbî vardır. Hatta onlardan en meşhuru Ka’b bin Mâlik radiyallâhu anhu’nun kıssasıdır. Onun tevbesi âyetlere konu olmuştur. Ancak biz burada onunla ilgili olan bir rivâyeti değil, çoğu insanın belki de daha önce bilmediği Miktâd bin Esved radiyallâhu anhu’nun Allâh Rasûlüyle arasında geçen ve yüzümüze tebessüm bırakan tevbe hikâyesini ele alacağız.

Hadisin tamamı şöyledir:

Miktâd radiyallâhu anhu anlatıyor: “Ben ve iki arkadaşım yoldan gelmiştik. Yorgunluktan gözümüz görmüyor, kulaklarımız duymuyordu. İçinde bulunduğumuz durumu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbına arz etmeye başladık. Ama onlardan hiçbiri bizi kabul etmiyordu. Nihayet Allâh Rasûlü’nün yanına gittik. O da bizi evine götürdü, bir de baktık ki üç keçi var! Rasûlullâh aleyhisselâm: ‘Şu keçileri sağın da sütünü paylaşalım!’ buyurdu. Her birimiz süt sağıp payımıza düşen sütü içiyorduk. Rasûlullâh aleyhisselâm’a da payını sunuyorduk. Allâh Rasûlü geceleyin (payını almak için) gelir ve öyle selâm verirdir ki uyuyanı uyandırmazdı, fakat uyanık olana da işittirirdi. Sonra mescide geçer ve namaz kılardı. Sonra da sütünün başına gelir içerdi.

Bir gece payıma düşen sütü yeni içmiştim ki şeytân (lanetullâhi aleyh) gelip şöyle dedi: ‘Muhammed ensârın yanına gidiyor, onlar da ona ikramda bulunurlar, böylece o onların yanında karnını doyurur. Dolayısıyla da onun bu iki yudum süte ihtiyacı yok!’ Bunun üzerine ben (Allâh Rasûlünün payı olan) sütü içtim. Süt karnıma inip de onu çıkarmaya bir çare olmadığını anladığım vakit şeytân bana pişmanlık verip şöyle dedi: ‘Yazık sana! Ne yaptın! Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) payını mı içtin!? Gelip de sütünü bulamadığı vakit sana beddua ederse helak olursun. Dünyan da ahiretin de (heba olur) gider.

Benim üzerimde bir örtü vardı, onu ayaklarıma örtsem başım açıkta kalıyor, başımı örtsem ayaklarım açıkta kalıyordu. Beni uyku tutmadı. İki arkadaşım ise uyumuşlardı; onlar benim yaptığımı yapmamışlardı. Derken Allâh Rasûlü aleyhisselâm gelerek önceden verdiği gibi selâm verdi. Sonra mescide geçti ve namaz kıldı. Sonra sütünün başına gelerek kabın üstünü açtı. Fakat kabın içinde bir şey bulamadı. Bunun üzerine başını semaya kaldırdı. Ben de (içimden): ‘İşte şimdi bana beddua edecek ve helak olacağım’ dedim. Ancak o: ‘Allâh’ım! Bana yemek yedirene Sen de yedir. Bana içirene Sen de içir’ diye duâ etti. Ben hemen örtüyü alıp onu üzerime sardım. Bir bıçak alarak keçilerin yanına gittim. Hangisi besili ise onu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e kesecektim. Bir de ne göreyim! Keçinin memelerinde süt birikmiş! Diğerlerine baktım ki onlarında sütleri birikmiş. Bunun üzerine Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in ailesine ait, içine pek süt sağmadıkları bir kap alıp sütleri sağdım. Öyle ki sütün üzerinde köpük bile oluştu. Sonra Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına geldim. O: ‘Bu akşam sütünüzü içtiniz mi?’ diye sordu. Ben de: ‘Ey Allâh’ın Rasûlü! (aleyhisselâm) Sen iç’ dedim. Sütten bir miktar içti, sonra bana uzattı. Ben yine: ‘Ey Allâh’ın Rasûlü sen iç’ dedim. O da içti, sonra yine bana uzattı. Ben, Rasûlullâh’ın doyduğunu ve duasına nail olduğumu anlayınca güldüm. O kadar ki kendimi yere attım. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Ey Miktâd! Sen bir yaramazlık yapmışsın? (söyle de bilelelim)’ dedi. Ben de: ‘Ey Allâh’ın Rasûlu böyle böyle bir durumdaydım, şöyle yaptım’ dedim. Bunun üzerine Rasûlullâh aleyhisselâm: ‘Bu Allâh’ın rahmetinden başka bir şey değildir. Bana haber etseydin de iki arkadaşımızı da uyandırsaydık, onlar da bu sütten nasiplenseydiler ya!’ buyurdu. Ben de: ‘Seni hak ile gönderen Allâh Azze ve Celle’ye yemin olsun ki, sen bu sütten nasiplendikten sonra ve seninle beraber ben de nasiplendikten sonra, artık insanlardan kim bu sütten nasiplenirse nasiplensin, benim için fark etmez’ dedim.” [Müslim]

Buradaki rivâyetin dışında sahabîlerin tevbelerine dair aktarılan birçok rivâyet bulunmaktadır. Bizim bu rivâyeti seçmemizin nedeni, hem onun tebessümlere sebep olan kısımlarının olması hem de bazı noktalarda bizi tefekküre davet etmesidir. Okuduğumuz bu rivâyetteki dikkatimizi çeken nokta; şeytân bazı günahlar için “geçerliymiş” gibi gözüken bazı sebepler üretebiliyor. Bu onun çok iyi algı ve manipülasyon yaptığının bir göstergesidir. Ve bizler de bazen hakikati bilmemize rağmen şeytânın bu algı oyununa teslim olabiliyoruz. Ayrıca şeytânla iş birliği yapan nefis hiçbir sınır tanımayacak hale dönebiliyor. Şeytân insanı en çok nefsinin zayıf olduğu noktalardan sıkıştırıyor. Ve artık sınır tanımayan nefis Allâh’ın Rasûlüne ait olan bir hakkı dahi çiğneyebiliyor. Bu denli düşünüldüğünde ne kadar zayıf ve gafil olduğumuz anlaşılıyor.

Her şeye rağmen buradaki güzel sahabîmizin yeise kapılmadan, bir kurtuluş yolu aradığını ve yaptığından dolayı gerçekten yüreğinin yandığını görüyoruz. Kendisini affettirmek içinde elindeki bütün imkânları kullandığını müşahede ediyoruz. Onun bu çırpınışı karşısında da Allâh Rasûlü’nün sorgulayıcı ve tartışmacı bir tavır sergilemeden, problemi çözme yönüne gittiğini ve affedici olduğunu hatta bu olanların Allâh’ın bir rahmeti olarak değerlendirdiğini görüyoruz. O, günaha düşen diğer insanlara da -istisnaları olmakla beraber- böyle davranırdı. Çünkü o biliyordu ki sonuçta biz insanız. Ve elhamdulillâh tevbe kapısı hala açık. Bizler de bunu böyle bilmeli ve tevbe nimetinden faydalanmalıyız. Rabbimiz bizi tevbe ile faydalananlardan eylesin, Allâhumme âmin.

Tevbe İçin Yardımcı Olacak Unsurlar

Yukarıda geçen birçok açıklamalardan anlaşılmalıdır ki; günah ve tevbe bizim hayatımızın iki uç kısmıdır. Bizler günahlar ve tevbeler arasında gider geliriz. Bize düşen gafil olmamak ve sürekli tevbe ve istiğfar içinde olmaktır. Ancak tevbe dediğimiz eylem, gerekli bir şuur üzerinde olmalıdır. Onun araç ve gereçleri bilinmelidir. Onun hakikati idrak edilmelidir. O nedenle şu durumlara dikkat edilmelidir:

a) Hemen Tevbeye Geri Dönülmelidir: Tevbe etmek yemin etmek gibi değildir. O bozulduğunda tekrar tevbe etmekten başka bir şey gerekmez. Ve tekrar günaha dönülürse bunu büyütmek yerine hemen tevbeye dönülmelidir. Ancak kişi tevbesindeki samimiyetini göstermek için sadakalar verip nafile ibadetlerini çoğaltabilir. Bu konu hakkında şöyle bir âyet-i kerîme mevcuttur: “Ancak, kim haksızlık eder, sonra, işlediği kötülük yerine iyilik yaparsa, bilsin ki Ben (ona karşı da) çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.” [Neml: 27/11]

Rasûlullâh aleyhisselâm da şöyle buyurmaktadır: “Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün.” [Tirmizî]

b) Sadıklarla Beraber Olunmalıdır: Tevbe ile tertemiz bir hayat yaşamak için, tevbe ile arınmış çevre edinilmelidir. Çünkü kişinin hayat şekli yaşamış olduğu çevreye göre yön almaktadır. Günahkâr ve haramlara batmış bir ortamda yaşayan insanın, haramlara hiç bulaşmamış olması düşünülemez. Çünkü Allâh Rasûlü’nün buyurduğu üzere: “Kişi arkadaşının dîni üzeredir…” [Ebû Dâvûd, Tirmizî] O nedenle kişi, kendileriyle iyilik ve takva üzere yardımlaşan, ancak günahlarda yardımlaşmayan dostlarla beraber olmalıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Allâh’a karşı gelmekten sakının ve sâdıklarla beraber olun.” [Tevbe: 9/119]

c) Zikirler Çoğaltılmalıdır: Her manevî sıkıntıların ilacı zikrullâhtır. O hasta kalplerin şifasıdır. O, hem affolunmayı hızlandırır hem de kalbi tedavi eder. O en büyük dostumuzdur. Ve kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle mutlu olur: “İyi bilin ki! Kalbler ancak Allâh’ı zikretmekle mutlu olur” [Ra’d: 13/28]. Amel etmenizi umarak sizlerle şu zikirleri paylaşmak isterim:

رَبِّ اغْفِرْ لِي وَتُبْ عَلَيَّ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Rabbim! Beni bağışla ve tevbemi kabul buyur! Çünkü Sen tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin” [Ebû Dâvûd]

للّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لَا إِلٰهَ إلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ وَأَبُوءُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ

“Allâh’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lûtfettiğin nîmetleri yüce huzûrunda minnetle anar, günahımı îtirâf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları Senden başka affedecek kimse yoktur.” [Buhârî]

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

“Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden tenzih ederim. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum.” [Enbiyâ: 21/87]

Son

Bu yazımızda kısa ve öz bir şekilde tevbeyi ele aldık. Daha çok düşünsel anlamda tevbenin şuuruna ve hakikatine değinmeye çalıştık. Ve kısa bir örnek vererek akıllarda şekillenmesini istedik. Ayrıca faydalı olacağını düşündüğümüz zikirleri sizinle paylaştık. Elbette bu konu hakkında söz uzayıp gider ancak biz bu kadarıyla iktifa edeceğiz. Daha farklı konular için sayımızın diğer yazılarına göz atabilirsiniz. Rabbimiz tüm tevbe edenlerin tevbesini kabul etsin diyor ve sizleri Allâh’a emanet ediyorum. Selâm ve duâ ile…

Minhâc Dergisi 12. Sayı | Ocak 2025 | Enes Lütfü

 

Bir Cevap Yaz