Yanından ayırmadığı ajandasına hissettiklerini ifade eden cümleler yazardı. Yazmadığı oluyor muydu? Hayır. Yazmak onu rahatlatıyordu. Ajandası onun için dertlerini dinleyen bir dert arkadaşı gibiydi.
Yazı yazmaya gençlik yıllarında günlük tutarken başlamış ve adeta sevdalanmıştı. Fakat bir sebepten ötürü günlük tutmayı bırakınca, çantasında taşıdığı ajandasına günün özeti kabilinden hislerini yazmaya başladı. Bu daha güzeldi. Yaşanılanları tek tek yazmaktansa hissedilenleri yazmak, insan kalmasına yardımcı oluyordu. Onun değerlendirmesiyle insan kalabilmek, hissetmekle alakalıydı ve insan hissettiği kadar insandı.
Duyguları nasır tuttuğunda ölürdü, insan. Dertlenebilmek, başkalarının acılarını hissedebilmek vicdan işiydi ve insan vicdanıyla yaşardı. “İnsanlar tekrar insan olmalı” demişti bir defasında gözyaşları içerisinde; “Tekrar insan olmak içinde utanmadan ağlayabilmeli, ağlayabilen insan vicdanını kaybetmemiştir.” diye de eklemişti.
Bebekler ve çocuklar çok ağlarlardı, fıtratları bozulmamış gerçek insan onlardı. Bilmiyorlardı tarih boyunca yaşanılanları, tanımıyorlardı canavarlaşan insanları. Çabuk ağlasalar bile çabuk gülerlerdi bebeklerle çocuklar. Bilmemek ve tanımamak mutluluk sebebiydi onlar için, ya bilmek ve tanımak..?
Merhametsiz bir dünyaya geldiklerini bilselerdi bebekler ve çocuklar acaba yüzleri ne kadar gülerdi? Merhametsiz bir çağda ne kadar insan kalabilirdi ki insan? Ya merhametini yitirenler, yaşama sevincini de yitiriyorlar mıydı? Yaşama sevincini hangi duygusunu yitirdiğinde yitirirdi insan?
Herkes her şeyi yapamazken neden ümidini yitirenler her şeyi yapabilecek bir hale gelebiliyorlardı? Hayatta ki merhametsizlik, vicdansızlık gibi ümitsizlikte insanı insanlığından uzaklaştırıyordu. Bunu yeise düşünlerde sıklıkla görmüştü.
Bir defasında ajandasına; “Ümidini yitiren, yaşayan bir ölüdür. Sakın ÖLME!” diye yazmıştı. “ÖLME!” kelimesini özellikle büyük harflerle yazılmış ve altı da yeşil kalemle çizilmişti. Kim ölmek isterdi ki? Herkes ölümden kaçıyordu. Oysa kaçmakla kurtulunabilecek bir şey değildi ölüm. Peki ya madden ölmek istemeyen ancak mânen ölü olanlara ne demeliydi? Bir gün iş arkadaşına; “Tüm dünya bir Zombieland, günden güne daha fazla çürüyen modern zombiler insanların eti ve kanıyla besleniyorlar.” demişti. Bu cümleyi kurmasının sebebi ise arkadaşının sürekli zombi filmlerini seyretmesi ve izlediklerini çevresindekilere anlatmasıydı. Ona anlayabileceği bir dilden anlatımda bulunmuştu. İş arkadaşı söylediğini anlar gibi gülmüştü ama bir zombi ne kadar anlayabilirdi ki?
Bunun üzerine ajandasına şunları yazdı:
“Anlayamamak ne kadar acı veriyorsa, anlatamamak ve anlaşılmamakta da bir o kadar hatta daha da fazla acı veriyor. Bunu ancak yaşayanlar anlar.” Aslında ruhunda güneşi görebilen bir pencere arıyordu. Bulamamasıyla birlikte de arayışı ciddi bir travmaya dönüşüyordu. Zalimler düşüncelerini işgal edemese de kanın, hüznün ve gözyaşının egemen olduğu bir coğrafyanın insanıydı. Tüm dünyada yaşanılan zulümlerin, acıyı bir zehir gibi yudumlayan benliğinin dengesini bozmasının üzerinden sanki bir asır geçmişti.
Her yeni aldığı ajandanın ilk sayfasına kurşun kalemiyle ilk notunu yazardı. Son ajandasının başında ise bir önceki ajandasından miras gibi kalan bir cümle yazmıştı: “Sensin gelen her nefesten sonra ey acımasız acı! Gitmek bilmeyen, yürek ülkemi işgal eden, SEN!”
Bu acıkolik adam, acıyı yudumlayan değil, acının içine dalandı. “Ümmet” diye geçmeyen bir acısı olan için de başkası düşünülemezdi. Çalıştığı zamanlarda işyerinin mescidine namaz kılmaya giderdi. Zombilerle birlikte namaz kılmaz, yaşayan bir insana rastlarsa onunla birlikte namazını eda ederdi. Bazen orada oturup sohbet edenler olur, o da yanlarına oturur ve sohbete katılırdı. Yine mescide gittiği bir gün etrafında insanlardan bir halka oluşan yaşlı adama gözü takıldı. Kır sakallı bu adam, ümmetin zelil halinden bahsediyordu:
Kardeşlerim! Ümmetimiz bu kadar zelil bir hale belki de daha önce düşmedi. Şu lânetli Yahudi’yi durduracak yok. Durdurmayı bırak tek bir ağızdan; “Dur!” bile diyemeyecek durumdayız. Yazık ki ne yazık, vahim ki ne vahim! Felaket üstüne felaket! Gelen gideni aratıyor arkadaşlar! Korkarım ki önümüzde daha elim, daha vahim günler var. Allâh sonumuzu hayreylesin.
Başlar yerde, kısık seslerle âminler dolaştı, rutubetli mescidde.
Başını yerden kaldıranların birisi dayanamayıp sordu beklenen soruyu:
— İyi de çözüm ne?
Dudağını büktü yaşlı adam, sonra da dişleriyle intikam alıyormuşçasına ısırdı dudaklarını. O susunca da etraftakiler cevap vermeye çalıştılar. Bir bir…
Biri dedi ki:
— Sarıkları büyütmeliyiz. İzzet sarıktadır. O büyürse izzetimiz de büyür.
Bir diğeri: “İhyâ’yı okumalıyız” dedi, boğar gibi tuttuğu kitabı havada sallarken…
Meclistekilerden sesler yükseliyordu:
— Duaya sarılalım…
— Zikri arttıralım…
— Cemaatle namazlara daha önem verelim…
— Sabah namazında saflar dolmalı. Cumalardaki gibi çok olmalı…
…
“Ağzı olan konuşuyor” sözünü hatırladı acıyı yudumlayan adam. Gitmek üzere ayağa kalktı ve: “Herkes işlerin düzelmesini istiyor ama kimse keyfinin bozulmasını istemiyor. Söylenenleri duyduk. Hiç kimse Allâh yolunda sahabe gibi olalım, malımızı, canımızı evladımızı İslâm’a adayalım demedi. Bizler böyle söyleyip, sözümüzü yerine getirmedikçe de izzeti asla bulamayacağız.” diyerek usulca ayrıldı mescidden.
Sert bir adam mıydı? Çok yumuşak sayılmazdı. Peki, sözlerini sert mi söylemişti? Evet, kimine göre sert sayılabilirdi. Ama uzunca bir süredir yumuşak bir üslupla söylemenin insanları harekete geçirmediğini düşünüyordu. Çok derin bir uykuda olanı yumuşak yumuşak kaldırmaya çalışmak ona göre vakit kaybıydı. Gerçi sözün tesirli olabilmesi için; sözün mânâsıyla birlikte, kim tarafından, nerede ve nasıl söylendiğinin de önemli olduğunu bilen bir insandı.
Dinleyenler evlerine taşıdılar konuşulanları. En etkili cümle ise ayakta konuşan adamın son sözleriydi. Adamın kendisi miydi, sözleri miydi, yoksa kıyamda söylenmesi miydi onları böylesine etkiyen, bilemediler. Belki bunlardan birkaçı ya da hepsi veya akıllarına gelmeyen başka bir nedendi onları etkileyen. Aslında nedenini de çok önemsemedir.
Bir gün sonra yine aynı yerde başkalarını gördü acılı adam ve yanlarına oturdu dinlemek için. Bu sefer bir başkası hararetli hararetli bir rüyadan bahsediyordu.
— Arkadaşlar, bakın sahabeye bir bakın hele! Bakın da siz karar verin, bizler ve onlar, eyy ey! Sen dertlenirsen dermanın ayağına gelir kardeşim! Adam rüyasında görmüş beyler! Ne görmüş bakın size anlatayım. Bir yolculuktalar. Arabada nasılsa Rasûlullâh aleyhisselâm ve sahâbesi de var. Rüyayı gören kişi de arabanın içerisinde, onlarla birlikte yolculuk yapıyor. Araba arızalanıyor ve bayır yukarı bir yerde birden duruveriyor. Tabi herkes aşağıya iniyor. Arabadakiler; “Tekerlerin altına taş koyalım da araba akmasın.” deyip taş aramaya başladıklarında bir de bakıyorlar ki sahabe efendilerimiz tekerlerin altına başlarını koymuşlar. Subhânallâh! Subhânallâh kardeşler! İşte böyle…
Anlaşılan rüyayı anlatan kişi, bu rüya ile bir mesaj vermek istiyordu. Onun konuşması bitince, bu seferde kıyamî bir tavır ve vakur bir ifade ile acılı adam başladı konuşmaya:
— Anlatılanlarda sahabenin fedakârlığını görüyoruz ki zaten bu tartışılmaz bir hakikattir. Dünden bu güne Rasûlullâh’ın yoluna baş koyanlar olduğu gibi, taş koyanlar ve taş arayanlar da var ve olacak. Taş koyanlar ve taş arayanlar, baş koyanları anlayamazlar; anlamaları mümkün değil. İyi ama şimdi siz bana söyleyin. Biz bugün hangi kısımda olanlardanız?
???
Minhâc Dergisi 12. Sayı | Ocak 2025 | Urve Tahir
Bir Cevap Yaz