Kullarını çokça bağışlayan ve affetmeyi seven el-Ğafûr ve er-Rahîm olan Allâh Azze ve Celle’nin adıyla…
Allâh’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selâm olsun.
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in örnekliğini en güzel şekilde yaşayan Ashâb-ı Kirâm radiyallâhu anhum, İslâm dâvâsında bizlere yol göstericidir. Onların, tevhîd dâvâsı uğruna yaktıkları kıyam meşaleleri, tarih sayfalarında yerini almıştır. Zikredilen binlerce hayat hikâyesinden Ka’b bin Malik’in yaktığı “tevbe” meşalesi de günümüze kadar sönmeden ulaşmıştır. Tevbe sûresinin 118. ayetinde Ka’b radiyallâhu anhu’nun tevbesinin kabul edildiği geçmektedir. Allâh’u Teâlâ bu vesileyle, onun tevbesini kıyamete kadar örnek kılmıştır.
Bizler de bu yazımızda, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilme şerefine nail olan Ka’b bin Malik radiyallâhu anhu’nun tevbesini inceleyeceğiz. Ve kendimiz adına hikmetler çıkarmaya çalışacağız. Yardım ve başarı Allâh’u Teâlâ’dandır.
Zorluk Ordusu
Tebük Gazvesi, zorluklarla dolu olan bir sefer olduğu için, “gazvetü’l-usre” ismini almıştır. Bu zorlu gazveye iştirak eden orduya da “ceyşü’l-usre” yani zorluk ordusu adı verilmiştir. Bu gazve, insanların çok darlık çektiği, beldelerde kıtlık yaşandığı bir zamanda gerçekleşmişti. Meyveler yeni yeni olmaya başlamıştı. İnsanlar, ağaçların altında günlerini geçiriyor, mahsullerini beklerken tatlı hayallere dalıyorlardı. Çünkü o zamanın insanının en önemli geçim kaynaklarından biri de çiftçilikti. İşte böylesi bir zaman diliminde Allâh Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, Tebük Gazvesi’nin emrini verdi. Sefer için hazırlıklar başladı. Herkes gücü nispetinde gazve için infakta bulunuyordu. Cömertliğiyle bilinen Osman b. Affan radiyallâhu anhu da eşi benzeri görülmeyen bir infakta bulunarak, orduya ziyadesiyle katkı sağladı.
Dönemin getirdiği zorlukların yanı sıra, düşmanın, zamanın süper gücü olarak tabir edilen Rum Ordusu olması da insanları çekindiriyordu. Ancak emrin Allâh’u Teâlâ’dan olduğunu bilen, Rasûlullâh aleyhisselâm’ı ve sahâbesini ne korkutabilirdi? Tüm zorluklara rağmen İslâm ordusu artık yola çıkmıştı. Ama ne yazık ki ordudan geri kalıp katılamayanlarda olmuştu. Büyük bir fitne ve imtihan onları bekliyordu.
Rumlar korktuklarından dolayı Tebük’e gelmemişlerdi. İslâm ordusu Medine’ye geri döndü. Rasûlullâh aleyhisselâm mescide girdi. İki rekât namaz kılıp oturdu. Sefere katılmayan münafıklar türlü bahaneler sunarak yeminler ediyorlar ve bağışlanmak için duâ istiyorlardı. Rasûlullâh aleyhisselâm da niyetlerini Allâh’a havale ederek, onlara duâ etti. Bu esnada sefere katılmayan Ka’b b. Malik içeri girip selâm verdiğinde Rasûlullâh aleyhisselâm kızgın bir eda ile ona gülümsedi ve gel dedi. Rasûlullâh aleyhisselâm’a açıklama yapma sırası Ka’b radiyallâhu anhu’daydı. Onun için dünya birkaç saniyeliğine yavaşlamıştı adeta. Nasıl yavaşlamasındı. Âlemlere rahmet olan Hatemu’l-Enbiya ona karşı öfkeliydi. Şimdi, Ka’b b. Malik radiyallâhu anhu’nun hikâyesine kısa bir şekilde değinelim.
Tebük’den Geri Kalış
Sefer çok zorlu olduğu için Rasûlullâh aleyhisselâm önceden hazırlıkların yapılmasını istemişti. Müslümanlar hazırlıklarını yapıyorlardı. Ancak Ka’b bin Malik durumu biraz ağırdan alıyordu. O kendisiyle alakalı şöyle der: “Tebük Savaşı’ndan geri durduğumda hiç olmadığım kadar güçlü ve bolluk içindeydim. Zira o savaşa kadar iki bineği yanımda bir araya getirebilmiş değildim.” [Buhârî, Müslim] Böyle olmasına rağmen, Ka’b radiyallâhu anhu ne zaman hazırlık yapmak için hareketlense hiçbir şey yapamadan geri dönüyordu. Günler geçiyor insanlar savaşa hazır hale geliyordu ancak Ka’b radiyallâhu anhu hâlâ bir hazırlık yapmıyordu. O kendisi için şöyle yakınır: “Savsaklamam sürüp gitti. Fakat insanlar sıkı bir şekilde hazırlandılar. Bir sabah Rasûlullâh ve Müslümanlar sefere çıktıkları halde ben henüz hiçbir hazırlık yapmamıştım.” [Buhârî, Müslim]
İslâm ordusu Tebük’e doğru yol almıştı. Ka’b ve diğer bazı isimler seferden geri kalmışlardı. Ka’b radiyallâhu anhu şimdi çıkar yetişirim düşüncesinde olsa bile bir türlü yola çıkamadı. Deveye binip de yetişeyim dese de bir türlü azmedemedi. Tebük’e vardığında Rasûlullâh aleyhisselâm: “Ka’b ne yaptı?” diye sordu. Ka’b radiyallâhu ise Medine’de kalmıştı. İnsanların arasına çıktığında, münafıklardan ve mazeretli kabul edilen güçsüzlerden başka kimseyi görmüyordu. Bu durum onu daha da üzüyordu.
Rasûlullâh aleyhisselâm’ın Medine’ye dönüş haberini alınca, onu hüzün ve keder kapladı. Ne diyeceğini, nasıl bir mazeret sunacağını düşünüyordu. Sonunda tüm bâtıl düşünceler ondan uzaklaştı ve doğruyu söylemeye karar verdi. Evet, doğruyu söyleyecekti. Akıbeti ne olursa olsun, münafıklar gibi Rasûlullâh’ı yalan söylemeyecekti.
Rasûlullâh’ın Huzurunda
Rasûlullâh aleyhisselâm Medine’ye döndüğünde mescide girdi, iki rekât namaz kıldı ve insanlarla hasbihâl etmek için oturdu. Münafıklar çeşitli bahanelerini sundular. Rasûlullâh aleyhisselâm mazeretlerini kabul edip gizli hallerini Allâh’a havale etti. Sonra Ka’b bin Malik, selâm vererek girdi Rasûlullâh aleyhisselâm’ın huzuruna. Hayru’l-Beşer, kızgın bir ifadeyle gülümsedikten sonra onu yanına çağırdı. Ondan bir açıklama bekliyordu. Ka’b radiyallâhu anhu ise şu cevabı verdi: “Ey Allâh’ın Rasûlü! Sana ne söyleyeceğim konusunda çok çabaladım. Ama bugün sana, benden razı olmanı sağlayacak şekilde yalanla konuşsam, Allâh’ın seni benden yana öfkelendirmesi pek uzak olmaz. Sana doğruyu söylesem bana karşı içinde kızgınlığın olacak. Bu konuda Allâh’ın bağışlamasını dilerim! Doğrusu savaşa katılmamak için herhangi bir mazeretim yoktu. Vallâhi seninle savaştan geri durduğumda imkânlarım hiç olmadığı kadar iyiydi.” [Buhârî, Müslim]
Bunun ardından Rasûlullâh aleyhisselâm: “Bu, doğru söyledi. Haydi kalk! Allâh hakkında hüküm verinceye kadar bekle” [Buhârî, Müslim] buyurdu. Bunun üzerine Ka’b oradan ayrıldı. Akrabaları başına üşüşmüş, yaptığının yanlış olduğunu, dönüp mazeret sunabileceğini söylüyorlardı. Kalbi, kulak assa da o kararında kesindi.
Elli Günlük Tecrit
Tecrit; ayırmak, ayrı tutmak, mahrum bırakmak manalarına gelmektedir. Ka’b radiyallâhu anhu ve onunla aynı kaderi paylaşan diğer iki sahâbî Tebük’e katılmadıklarına dair bir mazeret sunmamışlardı. Buna karşılık, Rasûlullâh aleyhisselâm’da Allâh’ın hükmü gelinceye dek onlara bir tavır uygulanmasını istedi. Müslümanların onlarla konuşması yasaklanmıştı. Ashâb radiyallâhu anhum’un onlara olan tavrı öyle değişti ki Tebük’ten geri kalan bu üç kişi, artık bir yabancı gibiydiler. Ka’b radiyallâhu anhu belli sebeplerle dışarı çıkıyor, çarşıda bulunuyor ve mescide gidiyordu. Ama bırakın konuşmayı kimse onunla muhatap bile olmuyordu. Sırtına binmiş olan Uhud Dağı kadar hüznüyle Rasûlullâh aleyhisselâm’ın huzuruna giriyor ve selâm veriyordu. Ardından acaba selâmımı aldı mı diye dudaklarını takip ediyordu. Belki bir anlık nazarıyla tüm kederini yok eder ümidiyle Rasûlullâh aleyhisselâm’ın nur cemaline bakıyordu. Ancak nafile… Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüz çeviriyordu. Subhanallâh! Ne acı bir imtihan… Yeryüzünün en raûf ve en merhametli insanı dahi ona karşı tavırlıydı.
Ka’b radiyallâhu anhu’nun Ebu Katade adında bir amcasının oğlu vardı. O, en sevdiği kişiydi. Duvarını tırmanıp yanına vardı amcaoğlunun. Ona selâm verdi ancak Ebu Katade selâmını almadı. Ardından Ka’b radiyallâhu anhu üç kere şu soruyu sordu: “Allâh’ı ve Rasûlü’nü sevdiğimi biliyorsun değil mi?” [Buhârî] Ebu Katade radiyallâhu anhu üçünde de sustu ve cevap vermedi. Onun bu tavrı bir mızrak gibi yüreğine saplanmıştı Ka’b radiyallâhu anhu’nun. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Ve çaresizce orayı terk etti.
Ka’b radiyallâhu anhu, Medine’nin en bilindik şairlerindendi. Bu sebeple nâmı birçokları tarafından bilinirdi. Onun bu zorlu zamanını öğrenen Gassan hükümdarı, onun gibi değerli birinin bu durumda olmaması gerektiğini bir mektup aracılığıyla bildirdi. Kendilerine katılmasını teklif etti. Mektubu okuyan Ka’b radiyallâhu anhu: “Bu da belanın bir çeşididir.” [Buhârî] dedi ve onu tandıra atarak yaktı.
Günler geçmişti ancak bu üç kişiye uygulanan tavır devam ediyordu. Onlar için yeni bir emir daha vermişti Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem. Emre göre bu üç kişi, kadınlarından uzak durmak zorundaydılar. Ka’b radiyallâhu: “Boşayayım mı?” Diye sordu. Ancak kendilerinden istenen, sadece kadınlarına yaklaşmamalarıydı.
Aradan elli gün geçmişti. Bu üç kişiye, tüm genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyordu. Dünya zevklerinin artık hiçbir değeri kalmamıştı onlar için. Çünkü yeryüzünün en değerli insanından mahrumdular. Hüzünleri ve kalplerinin darlığı, onlara dünyayı zindan etmişti. Yaptıkları hatadan dolayı öyle pişmandılar ki adeta ciğerleri parçalanıyordu. Geçen günlerin özeti şuydu. Hüzün, pişmanlık, hasret ve gözyaşı…
Tevbenin Kabulü
Rasûlullâh aleyhisselâm’ın ve Sahâbe radiyallâhu anhum’un beklediği hüküm nihayet gelmişti. Rabbimiz Allâh Azze ve Celle onların tevbelerinin kabul edildiğini şu ayet-i kerîmelerle bildirmişti: “Andolsun ki Allâh… Savaştan geri kalan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allâh’(ın azabın)dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tevbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allâh, tevbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.” [Tevbe: 9/118]
Rasûlullâh aleyhisselâm, bu üç kişinin tevbesinin kabul edildiğini mescidde ilan etti.
Ellinci günün sabahıydı. Hükmün nüzûlünden habersiz olan Ka’b radiyallâhu anhu, kalbinin darlığını zikrullâh ile genişletmeye çalışıyordu. Ve bir nidâ işitti. Birisi avazı çıktığı kadar: “Ey Ka’b müjdeler olsun” diye bağırıyordu. Bunun bir kurtuluş müjdesi olduğunu anlayan Ka’b radiyallâhu anhu, hemen secdeye kapandı. Öyle sevinçliydi ki kalktı ve üzerindeki kıyafetini kendisine bu müjdeyi getirene hediye etti.
Ka’b radiyallâhu anhu derhal mescide gitti. Müslümanlar, onun bu müjdesini kutluyorlardı. Rasûlullâh aleyhisselâm yanında birkaç kişiyle oturuyordu. Ka’b, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna vardı büyük bir heyecanla. Talha b. Ubeydullâh kalktı ve ona sarılarak müjdesini kutladı. Onun bu samimiyetini gören Ka’b b. Malik şöyle der: “Allâh’a yemin olsun ki muhacirlerden başka hiç kimse beni kutlamak için kalkmadı. Onun bu iyiliğini asla unutmayacağım.” [Buhârî, Müslim] Ka’b radiyallâhu anhu, Rasûlullâh’a selâm verince, O (aleyhisselâm) yüzünün sevinçten parıldadığı halde, Ka’b radiyallâhu anhu’ya şöyle buyurdu: “Annenin seni doğurduğu günden bu yana yaşamış olduğun en hayırlı günle seni müjdeliyorum.” [Buhârî, Müslim]
Ka’b radiyallâhu anhu’ya gelen bu müjde bizzat Allâh’u Teâlâ tarafındandı. Elli günlük zorlu imtihan hayırla sonuçlanmıştı. O ıstıraplı günler geride kalmıştı. Artık doğru sözlülüğün, sabrın ve tevbenin mükâfatını alma vaktiydi. Allâh’u Teâlâ, Ka’b radiyallâhu anhu’nun ve diğer iki kişinin tevbesini kabul etti ve onları ahirete kadar tüm İslâm âlemine örnek kıldı. Hem de bir ayet-i kerîme üzerinden…
Kıssadan Çıkarılan Hikmetler
Geri bırakılan üç kişinin kıssasından bizlere çıkartılacak birçok hikmet vardır. Bunlardan birkaçına değinmeye çalışalım:
- Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı yapılan itaatsizlik basit bir mesele değildir. Bu, dünyada ve ahirette ağır sonuçları olabilen bir cürümdür.
- Kişi Allâh’a yakınlık ve dine hizmet için uygun şartları yakaladığında tez davranmalıdır. Erteleyip savsaklamamalıdır. Böylesi bir acizlik hayrın önüne engeldir. Kişi hayra niyet eder de acizlik yaparsa mahrum kalır. Çünkü Allâh’u Teâlâ hayır kapılarını açtığı halde harekete geçmeyeni cezalandırır. Kişi ile kalbi ve iradesi arasına bir engel koyar. Artık istese de hayrı gerçekleştiremez. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Allâh ve Rasûlü sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman onlara uyun. Şunu bilin ki Allâh kişiyle kalbinin arasına girer. [Enfal: 8/24]
- Lider konumunda olan kimseler, geri kalanları veya hata edenleri kendi haline bırakmamalıdır. Onları hatalarından dönmeye ve tevbe etmeye teşvik etmelidir. Nitekim Rasûlullâh aleyhisselâm: “Ka’b ne yaptı?” Diye sormuştur.
- Lider bir kimsenin te’dip etmek amaçlı selâm almaması caizdir. Nitekim Rasûlullâh aleyhisselâm’ın, Ka’b b. Malik’in selâmını aldığına dair bir rivayet yoktur. Aksine kızgınca tebessümle karşılık verdiği vakidir.
- Ka’b ve iki arkadaşı doğru söylemekle büyük bir ilâhi mükâfata ermişlerdir. Münafıklar yalanlarıyla bu dünyada menfaat elde ettiler ancak ahiretleri berbat olmuştur. Doğru söyleyenler ise belki bu dünyada azarlandılar, cefa çektiler fakat sonunda kazandılar ve ahiretlerini kurtardılar.
- Müslümanlara tavır konulması ve hataları sonucu belli bir süre bazı şeylerden mahrum edilmesi sünnettendir. Bu durum, onların pişmanlık duymaları, te’dib olmaları ve tevbe etmeleri içindir. Bu kimselerin sabretmeleri ve küsmemeleri gerekir.
- Ayet-i kerîme gösteriyor ki; tevbeye muvaffak kılan Allâh’u Teâlâ’dır. Ardından tevbeleri kabul eden de yine O’dur. Yani Allâh Azze ve Celle, günahları sonucu kullarına sıkıntı vererek, onları tevbeye yönlendirir. Akabinde onların tevbelerini kabul eder.
Sonuç
Ey hayra talib muvahhid kardeşim! Her gün maddî manevî yeni bir sıkıntıya maruz kalmaktayız. Gün geçmiyor ki yeni bir fitne yüreklerimizi dağlamasın. Başımıza gelen onca musibet Allâh’u Teâlâ’nın bir yazgısıdır. Bu ya imtihan gereği böyledir ya da günahlarımızın kefareti içindir. Ancak, bize düşen Ka’b bin Malik misali sabretmemiz ve gözyaşlarıyla Rabbimizden mağfiret dilememizdir. İşlerimiz kör düğüm misali bile bağlansa, çözecek olan Allâh’u Teâlâ’dır. Bu sebeple istiğfar zikrine bolca sarılıp sabredenlerden olmamız kaçınılmaz bir gerçektir.
Başımıza gelen sıkıntıları nefsimizden bilmemiz, dertlerimizden değil nefsimizden şikâyetçi olmamız erdemliktir. Bu nedenle son olarak yazımızı şu duâyla bitirelim:
“Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla…” [Kasas: 28/16]
Selâm ve duâ ile…
Minhâc Dergisi 12. Sayı | Ocak 2025 | Ali Eren
Bir Cevap Yaz