«
  1. Anasayfa
  2. 12. SAYI / OCAK 2025
  3. Ebû Bekir Radiyallâhu Anh (2)

Ebû Bekir Radiyallâhu Anh (2)

YAHYA

Hamd âlemleri yaratan, yarattıkları arasından dilediklerini seçen Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yadır. Ondan yardım ve mağfiret dileriz. Salât ve selâm ise insanlar arasından seçilmiş ve üstün özelliklerle donatılmış Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve bütün nebilerin üzerine olsun.

Önceki yazımızda Ebû Bekir radiyallâhu anh’ın Mekke’deki karşılaşmış olduğu durumlara karşı sergilemiş olduğu tutumlardan kısaca bahsediyorduk şimdi kaldığımız yerden devam edelim. Başarı Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dandır.

Dördüncüsü: Ebû Bekir radiyallâhu anh gerek Mekke döneminde gerekse de Medine döneminde dostu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i savunmak ve korumak için gerekli gayret ve titizliği göstermiştir.

Henüz Mekke’deyken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i sürekli takip ediyor, müşriklerden gelebilecek tehlikeli saldırılara karşı onu korumaya ve kollamaya çalışıyordu. Nitekim tarih sayfalarının bize aktardığına göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem başta Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebî Muayt olmak üzere birçok kişiden birçok defa saldırıya uğramış ve hemen her defasında Ebû Bekir “Rabbim Allâh’tır dediği için bir insan öldürülür mü? O, size Rabbinizden nice açık deliller getirmiştir.” [Mü’min: 40/28] diyerek onlara engel olmuştur.

Bir defasında da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû Bekir radiyallâhu anh’la birlikte Kâ‘be’yi tavaf ediyorken o sırada orada bulunan Ümeyye b. Halef, Ebû Cehil ve Ukbe b. Ebî Muayt’ın hücumuna maruz kaldılar. Bunun üzerine Ebû Bekir radiyallâhu anh, Ümeyye’yi, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise Ebû Cehil’i defetmek üzere harekete geçtiler ve geri dönmelerini sağladılar.

Beşincisi: Ebû Bekir radiyallâhu anh karşılaştığı tüm engellemelere rağmen İslâm’ı savunma ve yayma çabasını azimle sürdürmüş. Her durum ve şartta taviz vermeksizin İslâm’ı temsil edebilmiştir.

Mekke döneminde ilk Müslümanların her biri meslekleri, ekonomik durumları ve toplumdaki statüleri ne olursa olsun müşriklerin tazyikine maruz kalmışlardır. Ebû Bekir radiyallâhu anh da müşriklerin farklı saldırılarına maruz kalmıştır.

Esasen o, İslâm’dan önceki zamanda da yoksullara merhameti, iyilikseverliği ve doğruluğu ile halk arasında sevilen sayılan birisiydi. İçki, zina, kumar gibi İslâm’ında hali hazırda necis saymış olduğu kötü işlerden daha henüz cahiliye zamanında da uzak durmuştu. Dolayısıyla hiç tereddüt etmeden davete icabet ederek İslâm’a girmesi tabii idi. Bir inancın yayılışında o inancı taşıyan kişilerin şahsiyet üstünlüğünün tesiri tartışma götürmez bir gerçektir. Bu sebeple müşrikler Ebû Bekir radiyallâhu anh’ı yakın takibe alarak İslâm’ın yayılışına olan olumlu tesirini en aza indirmeyi amaçlamışlardı. Bunun için ekonomik faaliyetlerini baltalama çabalarına giriştilerse de istedikleri sonucu alamadılar. Şimdi yaşanan bu duruma satırlarımızda yer vermeye çalışalım. Başarı Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dandır.

Ebû Bekir radiyallâhu anh her türlü engellemelere rağmen İslâm için üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yapmak adına mücadele ediyordu. Evinde namaz kılarken onu görenlerin, Kur’ân okurken onu dinleyenlerin gönüllerinde İslâm’a karşı bir yumuşama, bir eğilim ve bir sempati meydana geliyordu. Bilhassa Mekkeli gençlerde bu durum, daha çok görülüyordu. Müşriklerin ise bu duruma seyirci kalmaları beklenemezdi. Nitekim derhal, namazı insanların göreceği yerde kılmaması, Kur’ân’ı insanların duyacağı yerde okumaması için onu uyardılar ve adeta ona ültimatom verdiler. Fakat o, yapıp ettiklerini terk etmeyip eskisi gibi davranmaya devam edince bu sefer onu ölümle tehdit ettiler. O sıralarda bisetin beşinci yılına girilmişti ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem çeşitli sıkıntı, eziyet ve tehditlere uğramış mazlum Müslümanlara Habeşistan’a hicret etme müsaadesi vermişti. Bu esnada Ebû Bekir radiyallâhu anh da bu düşünce ile yola koyuldu. Bir süre yol aldıktan sonra Birkulgımad denilen yere vardığında Ehabiş kabilesi reislerinden İbnü’d-Duğunne ile karşılaştı. Bu zat ile daha önceden tanışıyorlardı. İbnü’d-Duğunne, Ebû Bekir radiyallâhu anh’ı halkın sıkıntılarını gidermesi, musibet ve felâket zamanlarında çevresindekilere yardımcı olması, akrabayı gözetmesi, misafirperverliği, âciz ve düşkünlere destek vermesi ve haksızlığa karşı çıkmasıyla tanıyordu. Dolayısıyla toplum için her yönüyle yararlı, böylesine üstün niteliklere sahip birinin ülke dışına çıkmaya mecbur edilmesini doğru bulmadı, onu geri dönmeye ikna etti ve müşriklerin ileri gelenleriyle teker teker görüşerek Kâ‘be önünde Ebû Bekir radiyallâhu anh’ı himayesine aldığını umuma ilân etti. Bununla beraber müşriklerin ileri gelenleri namazını halkın göremeyeceği bir yerde kılması, Kur’ân-ı Kêrim’i de halkın duyamayacağı bir yerde okuması şartıyla söz konusu himayeyi kabul edebileceklerini söylediler. Çünkü müşrikler Kur’ân’ı tilâvet eden samimi bir Müslümanı duyduklarında ve namaz kılan samimi bir Mü’mini gördüklerinde; kadınlarının, kızlarının ve oğullarının bu kanalla İslâm’a meyletmelerinden korkuyorlardı, hem de marazî bir sıkıntıya uğrayarak rahatsız oluyorlardı.

Ebû Bekir radiyallâhu anh buna bir süre riayet etmeye çalıştıysa da mânevi coşkusu ve gayreti onu zamanla bunun dışına çıkmaya sevk etti. Ne var ki çok geçmeden evinin önüne mescit yaparak Habeşistan’a hicret girişiminden önce olduğu gibi namazı orada kılmaya, Kur’ân’ı orada okumaya başladı. Mescit, etrafı açık bir gölgelikten ibaret olduğu için gelip geçenler onu görüp işitiyorlardı. Bilhassa çocuklar ve gençler başta Ebû Bekir radiyallâhu anh ’ın İslâm’ın ilk yıllarındaki faaliyetlerine genel bir bakış olmak üzere kadın, erkek yüzlerce Mekkeli onu ilgi ile takip ediyorlar, seyrediyorlar, dinliyorlardı. Onun, yanık bir sesle Kur’ân okuması vardı ki zaman zaman kalpteki rikkatin ve rûhî derinliğinin bir tezahürü olarak gözlerinden yaşlar boşalırdı. Bu sırada dinleyenler, o’nu bu durumda görenler o kadar izdiham oluşturuyorlardı ki Ebû Bekir’i daha iyi görebilmek ve duyabilmek için omuzlarından adeta birbirlerini itiyorlardı.

Bu nasıl bir namaz kılıştı? Nasıl bir Kur’ân okuyuştu ki başka bir dinin (düşüncenin) müntesiplerini adeta kendisine kilitliyor, onların şuurlarını bozup akıl ve gönüllerinde sorular uyandırıyordu. Bu durum Mekke sokaklarında fırtınalar estiriyor kimileri bu fırtınadan nasibini alarak bu yeni dini tanımak için onun rüzgârına kapılıyordu.

Tabi ki müşriklerin ileri gelenlerinin bu duruma tahammül etmesi mümkün değildi. Bu münasebetle gereken şartları yerine getirmediğinden sebep onu himayesinden uzaklaştırmasını İbnü’d-Duğunne’den istediler. Bunun üzerine mezkûr şahıs müşriklerden gelen bu baskıya boyun eğmek zorunda kaldı. Ne var ki ünlü bir şahsın o devirlerde Mekke toplumunda birisi hakkındaki himaye taahhüdünden vazgeçmesi şahsiyetsizlik ve vefasızlık sayılırdı. Bu sebeple böyle bir davranış İbnü’d-Duğunne’nin nefsine ağır geliyordu. Hem de Ebû Bekir gibi birini Rabbim Allâh’tır dediği için himayesinden çıkarmak onun için oldukça çetin bir işti. Bu ortamda himayeyi bizzat kendisinin iade ettiğini söylemesini Ebû Bekir’den rica etti. Böylece İbnü’d-Duğunne onu himayesinden çıkarmamış, ama bizzat Ebû Bekir onun himayesini iade etmiş olacaktı. Öyle de oldu. Ebû Bekir radiyallâhu anh, bir süre için de olsa kendisini himaye eden İbnü’d-Duğunne’ye karşı vefalı davrandı, isteğine uygun biçimde ve herkesin duyacağı şekilde himayesini iade ettiğini açıkça söyledi. Bunun üzerine İbnü’d-Duğunne müşrik ileri gelenlerine giderek, “Ebû Kuhafe’nin oğlu Ebû Bekir’e dair himaye ile ilgili taahhüdünün ortadan kalktığını, kendisinin de kavmi ile onun arkasından çekildiğini” söylemek suretiyle rahat bir nefes aldı.

Gerçekten de Ebû Bekir, İbnü’d-Duğunne’nin himaye taahhüdünü iade ediyor, Aziz ve Celil olan Allâh’ın himayesinden hoşnut ve razı olduğunu kastederek, “Bana Allâh’ın himayesi yeter!” diyordu.

Bütün zorluklar, meşakkatler, fedakârlıklar hep bir gaye içindi. O da Allâh’ın rızası, Peygamber’in hoşnutluğu idi. Şayet yapılan hizmetten, ifa edilen vazifeden Allâh razı, Rasûlullâh hoşnut ise sıkıntılar kolayca aşılabilirdi. Allâh’ın rızasına, Rasûlü’nün sevgi ve hoşnutluğuna götürecek fedakârlıklar her zaman gerekirdi. Ebû Bekir, bundan böyle şehri terk etmedi, her türlü güçlüğe göğüs gerdi ve Medine’ye hicrete kadar hep Peygamber’in yanında kaldı.

  1. Sıddîkiyet makamına ulaşması

Ebû Bekir radiyallâhu anh, İslâm’a olan derin bağlılığını ve hizmet heyecanını hiç kaybetmeden ömür boyu sürdürdü. Öyle ki bu özelliği onu “Sıddîkiyet” makamına yükseltti.

Bilindiği gibi Ebû Bekir radiyallâhu anh hiçbir baskı altında kalmaksızın, kendi hür iradesiyle, arzusu ile istekle ve şevkle Müslüman olmuştur. İşte Ebû Bekir radiyallâhu anh’ın bütün ömrü hep böyle geçmiştir. Câhiliyeden İslâm’a geçerken edindiği ve yaşadığı o derunî vecdi, o engin hazzı ve o coşkulu heyecanı ömrünün sonuna kadar gönlünde hep hissetmiştir. Bu heyecanın en dorukta yaşananlarından biri de Miraç’la ilgili haberleri hiçbir tereddüt göstermeden tasdik etmesidir.

Nitekim Rasûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem, bizzat yaşamış olduğu Mirac’dan söz edince başta Ebû Cehil olmak üzere müşrikler, inkârcılar onu şiddetle yalanlamışlar, ayrıca bunu güya bir fırsat sayarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in tebliğ ve irşat hizmetini önlemek için kullanmayı da tasarlamışlardı. Bu arada İslâm’a yakınlık duyup da kararsız durumda olanların zihinlerini karıştırarak İslâm’a yönelişlerini önlemek için propagandaya başlamışlardı. Bununla beraber bu sempatizanlar zümresi söz konusu menfi propagandanın tesirinde kalırken, bir yandan da Ebû Bekir gibilerine gidip sormayı arzu ediyorlardı. Niçin böyle yapıyorlardı? Çünkü onlara görev Ebû Bekir gibileri, aklı başında, dürüst ve saygılı kişilerdi. Özellikle Ebû Bekir, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in mânen en yakınlarından olup, onun görüşü böyleleri için ehemmiyet taşıyordu. Esasında müşrikler Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i davasından döndürmek için çaba gösterdikleri gibi onunla Ebû Bekir arasındaki dostluğu yıkmak için de yoğun çaba sarf ediyorlardı. Mirac’ı da bu doğrultuda değerlendirmek ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Miraç çevresinde anlattıklarından bahisle Ebû Bekir’i ondan uzaklaştırmayı düşündüler. Bu maksatla Ebû Bekir’e giderek Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Miraçla ilgili verdiği haberleri naklettiler ve görüşünü sordular. Artık, Ebû Bekir’i, Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’in muhitinden uzaklaştırabileceklerini hayal ediyorlardı. Hâlbuki Ebû Bekir onlara ilginç bir soru yönelt-ti: “Bu anlattıklarınızı bizzat Muhammed mi haber verdi?” Gelenler: “Evet! Bizzat o haber veriyor.” dediler. Bunun üzerine Ebû Bekir, kendisine “Sıddîk” unvanını kazandıracak olan meşhur cevabını verdi: “O söylediyse kesin olarak doğrudur. Bunda şüphe yoktur. Buna böylece inanırım. Ben onun bana naklettiği vahiy ile bildirilmiş bundan daha şaşılacak haberlere bile tereddütsüz imân etmişimdir.” Ebû Bekir hemen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına gidip durumu tasdik etmiş, söylenenleri bizzat onun dilinden dinlemiş ve hepsini tasdik etmiştir.

Bize ayrılan sayfaların sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bir sonraki sayımızda kaldığımız yerden devam etmek üzere görüşmek dileğiyle selâm ve duâ ile…

Minhâc Dergisi 12. Sayı | Ocak 2025 | İbrahim Yahya

 

Bir Cevap Yaz