«
  1. Anasayfa
  2. 3. SAYI / EKİM 2022
  3. el-Vâhid el-Ehad el-Vitr

el-Vâhid el-Ehad el-Vitr

kaan

Giriş:  

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür. Bundan sonra:

“el-Vâhid”, “el-Ehad” ve “el-Vitr ” isimleri, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın esmâu’l-husnâsındandır. O, şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Her şeyin yaratıcısı Allâh’tır. O, (zâtında, fiil ve sıfatlarında tek olan) el-Vâhid, (mutlak hâkimiyet sâhibi) el-Kahhâr’dır.” (er-Rad: 13/16)

“De ki: O Allâh (zâtında, rablığında ve ilâhlığında) tektir.” (İhlâs: 112/1)

“el-Vâhid” ismi Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi iki yerde, “el-Ehad” ismi de sadece bir yerde Allâh Subhânehu ve Teâlâ için kullanılmıştır. “el-Vâhid” ismi birçok âyette, karşı konulamaz mutlak gâlib ve hiçbir şeyin kudretinin ve mülkünün dışına çıkamayacağı mânasında olan “el-Kahhâr” ismi ile bir arada geçmiştir. “el-Vitr” ismi ise Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemekle birlikte sahîh Sünnet’te yer almaktadır. Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın doksan dokuz; yüzden bir eksik ismi vardır. Kim onları ezberlerse kesinlikle Cennet’e girer. Muhakkak ki O, (zâtında, fiil ve sıfatlarında) Vitir’dir, vitri (tek olanı) sever.” [Buhârî (6410); Müslim (2677)…]

Lügat Mânâları:   

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın esmâu’l-husnâsından olan “el-Vâhid” ve “el-Ehad” isimleri, Arapçada sayısal anlamda tekliğe delâlet eden “vehede ve-he-de” kökünden türemiştir. Köklerinin aynı olması nedeniyle İbn Abbas ve Ebu Ubeyde’ye göre -Allâh onlardan râzı olsun- “el-Vâhid” ile “el-Ehad” isimlerinin anlamları aynı olup, aralarında fark yoktur. (İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr: 4/506.)

Ancak tercih edilen görüşe göre, ortak anlamları olsa da aralarında bazı farklar bulunmaktadır. Arapça’da lafız farklılığının anlam farklılığına işâret ettiği de bilinen bir husûstur. “el-Vâhid” ile “el-Ehad” arasındaki farkları üç maddede toparlayabiliriz:

  1. el-Vâhid, sayıların başlangıcıdır. Bir, iki ve üç gibi şekillerde kullanılır. Ehad ise sayılardan ayrıdır. Bir, iki ve üç gibi şekillerde kullanılmaz. Ezheri -Allâh ona rahmet etsin- şöyle demiştir: “Ehad, adeti nefyetmek için kullanılır. Vâhid ise sayıları başlatan sayının adıdır.” (Kurtubî, el-Esnâ: 136.)
  2. Ehad, nefih/olumsuzluk halinde el-Vâhid’den daha genel bir anlam ifâde eder. Misâl olarak مَا فِي الدَّارِ وَاحِدٌ “Evde bir kişi yok” denildiğinde, evde iki yahut daha çok kişinin olması mümkündür. Ancak مَا فِي الدَّارِ أَحَدٌ “Evde tek kişi yok” denildiğinde, bu cümle cinsin mevcûdiyetini ortadan kaldırmakta ve evde hiçbir kimsenin olmadığını ifâde etmektedir.
  3. el-Vâhid, sıfat olarak herhangi bir şey için kullanılabilir. Misâl olarak وَاحِدٌ رَجُلٌ “Bir adam” denilebilir. Ancak أَحَدٌ رَجُلٌ “Tek adam” denilemez. Ezheri’nin de -Allâh ona rahmet etsin- söylediği üzere, Allâh’tan başka bir şeyin olumlu ifâde içinde ehad kelimesiyle nitelenmesi doğru değildir. Çünkü ehad, benzeri ve misli olmayandır. Allâh’u Teâlâ’nın kendi zâtı için seçmiş olduğu sıfatlardandır. Bu sıfatta hiçbir şey O’na ortak olamaz. Bu sebeble ehad kelimesinin sıfat olarak Allâh’tan başkası için kullanılması câiz değildir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: 32/359.)

Kurtubî’nin -Allâh ona rahmet etsin- dil âlimlerinden naklettiğine göre Ehad sıfatlara, Vâhid ise zâta, mahsûstur. (Kurtubî, el-Esnâ: 135.) Halîmî ise -Allâh ona rahmet etsin- şöyle demiştir: “Ehad, benzeri ve misli olmayandır. Vâhid ise ortağı ve dengi olmayandır.” (Halîmî, el-Minhâc: 1/195.)

Bu itibarla Allâh Subhânehu ve Teâlâ, zâtında dengi ve ortağı olmayan el-Vâhid’dir. Fiil ve sıfatlarında benzeri ve misli bulunmayan el-Ehad’dır.

“el-Vitr” ismi ise lügatte; tek olan ya da çift olmayan sayı mânâsındadır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ hakkında kullanıldığı ise Vitr’in mânâsı, Hattâbî’nin -Allâh ona rahmet etsin- söylediği üzere: “Hiçbir ortağı ve benzeri olmayan, tek demektir.” (Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ: 104.)

İbn Hacer ise -Allâh ona rahmet etsin- Vitr’in mânâsı hakkında şöyle demiştir: “Vitr, tek demektir. Bunun Allâh hakkında mânâsı, Allâh’u Teâlâ’nın zâtında benzeri olmayan ve bölünme kabul etmeyen bir olduğudur.” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî: 11/227.)

İcmâli Anlam ve Tefsîri:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın “el-Vâhid”, “el-Ehad” ve “el-Vitr” isimleri, O’nun zâtında, fiillerinde, isim ve sıfatlarında denginin ve ortağının, benzerinin ve mislinin olmadığını, rablığın ve ilâhlığın kendisine mahsûs olduğunu ifâde eder. Kısacası bu isimler, Allâh’ın tevhîdini ve vahdaniyetini bildirir.  

el-Vâhid olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ, zâtında eşi ve benzeri, dengi ve misli olmayandır. Tek rab ve gerçek ilâhdır. İbn Kayyım -Allâh ona rahmet etsin- şöyle demiştir: “el-Ehâd ismi, Allâh’u Teâlâ’nın rablık ve ilâhlıkta tek olduğu anlamını taşımaktadır.” (Bedâiul-Fevâid: 1/146)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, zâtında bölünme ve parçalanma kabûl etmeyen el-Vitr’dir. Noksan sıfatlardan münezzehtir ve benzeri olmaması yönüyle ezeli sıfatlarda birdir. Doğmamış ve doğurmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Vâhid/tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur.” (Mâide: 5/73)

el-Ehad olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ, fillerinde ve sıfatlarında zâtında eşi ve benzeri, dengi ve misli olmayandır. Bütün mükemmelliklerin yegâne sâhibidir. Tüm kemâlâtı, şan ve şerefi, yücelik ve güzelliği, övgü ve senâyı hikmet ve rahmeti ve diğer kemal sıfatları kendisinde toplayandır. Sonsuz mükemmellik ile muttasıftır. Hiçbir kimse ve hiçbir şey bu konuda O’na ortak değildir, eşi ve benzeri olamaz. Bu sebeble bu ismi, Allâh’tan başkasına isim olarak vermek câiz değildir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“De ki: O, Allâh, (zâtında, rablığında ve ilâhlığında) ehaddır/bir tektir. Allâh (hiçbir şeye ihtiyaç duymayan fakat her şeyin kendisine muhtaç olduğu) es-Samed’dir. O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs: 112/1-4)

“De ki: Her şeyin yaratıcısı Allâh’tır. O, (zâtında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) el-Vâhid, (her şeye boyun eğdirip hükmü altın alan) el-Kahhâr’dır.” (Rad: 13/16)

“el-Vâhid”, “el-Ehad” ve “el-Vitr” olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ, zâtında, fiillerinde ve sıfatlarında, rablığında ve ilâhlığında bir ve tek olandır. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir yönden ve hiçbir şekilde eşi ve benzeri, dengi ve misli olmayandır. Mutlak kemâlâta ve senâya lâyık olandır. Âcizlik ve eksiklik, değişkenlik ve başkalaşım kendisinde bulunmayandır. O, diriliğinde ve kendi kendine varoluşunda, ilminde ve kudretinde, azâmet ve celâlinde, güzellik ve övgüye lâyık oluşunda, hüküm ve hikmetinde, adâlet ve rahmetinde ve diğer sıfatlarında tektir. Bu itibarla kulların akîde, söz ve davranış olarak O’nun mutlak mükemmelliğini ve vahdaniyetini itiraf etmek suretiyle O’nu birlemesi ve her türlü kulluğu ve ibâdeti sadece O’na yapması gerekir.

Delâletleri:  

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın bu üç güzel isminin delâlet ettiği hüküm ve fâideleri, tecelli ve sonuçları, Müslümanların üzerine yüklediği sorumluluk ve vazifeleri, altı maddede toparlayabiliriz.

1. Allâh’u Teâlâ Zâtında ve Sıfatlarında Tek Olandır:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, zâtında ve sıfatlarında bir ve tek olandır. O, el-Vâhid, el-Ehad ve el-Vitr’dir. O’nun zâtı gibi hiçbir zât yoktur. Ne doğmuş ne de doğurmuştur. Ne eşi ve ne de çocuğu vardır. O, zâtında ve sıfatlarında bir tek olandır. Eşsiz ve benzersizdir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Eğer göklerde ve yerde Allâh’ın dışında ilâhlar olsaydı, elbette ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allâh, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiyâ: 21/22)

Her şeyin bir doğumu ve bir başlangıcı, ölümü ve bitişi varken, O’nun öncesi ve sonrası, başlangıcı ve bitişi yoktur. Önceleri ve sonraları yaratan O’dur. Çünkü O, el-Evvel’dir ve el-Âhir’dir. O, hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı halde, her şey O’na muhtaç ve bağımlıdır. Çünkü O, es-Samed’dir. Her şey ölümlü iken, O, dâim diridir. Çünkü O, el-Hayy’dır. Canlılar yine O’nun izniyle bazı şeyleri görüp duyarken, O, her şeyi görüp duymaktadır. Çünkü O, el-Basir ve es-Semi’dir. İnsânlar yine O’nun lütfuyla bazı şeylerin sâhibi iken, O, insânların ve insânların sâhib olduklarının ve de yerlerde ve göklerde her ne varsa tümünün sâhibidir. Çünkü O, el-Melik olandır. Her şeyi bilmekte ve her şeye gücü yetmektedir. Çünkü O, el-Alim ve el-Kadir olandır. Her şeyi mutlak egemenliği altına almış, tümüne gâlib ve üstündür. Çünkü O, el-Kahhâr olandır. O’nun dengi ve benzeri, ortağı ve eşi yoktur. Bu sebeble, kemâl sıfatların tümüne tek başına sâhib olan, her türlü mükemmelliğin, celâl ve cemâlin, övgü ve rahmetin, hüküm ve hikmetin ve diğer kemâl sıfatlarının tamâmı “el-Vâhid”, “el-Ehad” ve “el-Vitr” olan Allâh’u Teâlâ’ya mahsûstur. O, şöyle buyurmaktadır:

“De ki: O, Allâh, (zâtında, rablığında ve ilâhlığında) ehaddır/bir tektir. Allâh (hiçbir şeye ihtiyaç duymayan fakat her şeyin kendisine muhtaç olduğu) es-Samed’dir. O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs: 112/1-4)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, sıfatlarında bir ve tektir. Yaratanın sıfatlarını, yaratılanların sıfatlarına ya da yaratılanların sıfatlarını yaratanın sıfatlarına benzetenler Allâh’ı birlemiş değildirler. Bilâkis O’na şirk koşmuşlar; denk ve benzer, eş ve ortak tanımışlardır.

 Bu itibarla Müslüman bir kimse, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı zâtında ve sıfatlarında birler. Asla eş ve benzer, denk ve misil tanımaz. O’nun sıfatlarını kimseye vermez. Yaratılmış olan hiçbir kimseye; ne peygamberlere ve ne de velîlere Allâh’a âit olan sıfatları yakıştırmaz. Ne rubûbiyyeti ve ne de ulûhiyyeti O’nun zâtından başkasına câiz görür. el-Vâhid ve el-Ehad olanı hayatının her alanında birler.

2. Tek Gerçek Rab Allâh’u Teâlâ’dır: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, tek gerçek rabtır. Rablığında bir ve tek olandır. Çünkü rablığın gereği olan yaratmak ve rızık vermek, yönetmek ve hükmetmek, sevk ve idâre etmek, hidâyet etmek ve yol göstermek, terbiye etmek ve geliştirmek, sadece âlemlerin rabbi olan Allâh’u Teâlâ’ya mahsûstur. Bunlara ancak O’nun gücü yeter. Hiçbir kimsenin bu ve benzeri rablık sıfatlarında hakkı ve payı yoktur. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allâh’tır. İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allâh ne yücedir!” (Arâf: 7/54)

“De ki: ‘Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınıza ve gözlerinize mâlik olan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten? Derhal: ‘Allâh!’ diyecekler. De ki: O hâlde, Allâh’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?” (Yûnus: 10/31)

Bu itibarla Müslüman bir kimse, rab olarak Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasını kabûl etmez. O’nun rubûbiyyetine boyun eğer. Allâh’u Teâlâ’dan başka yaratan ve rızıklandıran kabûl etmez. O’ndan başkasına hâkimiyet yetkisi vermez. O’nun şeriatını benimser ve uygular. Yardım ve imdat istenilecek tek merci olarak O’nu kabûl eder ve ancak O’na tevekkül eder. Kalbi tâm bir teslimiyet O’na bağlanır. Endişe ve hüznünü O’nunla paylaşır. Her hâli üzere O’na hamd eder. O’nunla huzur bulur ve O’na dayanıp güvenir. İbâdeti sadece O’na hasreder ve tüm bunları bir hayat kılarak Rabbine ulaşır.

3. Tek Gerçek İlâh Allâh’u Teâlâ’dır: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, tek gerçek ilâhtır. İlâhlığında bir ve tek olandır. İbâdet olunmayı hak eden yegâne mabûd O’dur. İbâdet cinsinden olan ameller sadece O’nun için yapılır. O’nun dışında kendisine tapınılanların tümü sahte ve bâtıldır. İbâdet olunmayı asla hak etmezler. Çünkü mahlukatı kim yaratmış ve rızıklandırıyor ise ibâdeti hak eden ancak O’dur. Allâh’tan başka hâlık ve rezzâk (yaratan ve rızıklandıran) hiçbir kimse yoktur. O, zâtı için sevilen ve haşyet duyulandır. İtaat olunan ve boyun eğilendir. Âcizliklerin ve güçsüzlüklerin kendisine itiraf edilerek yardımı istenendir. Sığınma tâleb edilendir. O, tek gerçek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Allâh şöyle dedi: İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O halde yalnız Ben’den korkun.” (Nahl: 16/51)

“De ki: Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Ancak) Bana ilâhınız sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor.” (Kehf: 18/110)

Bu itibarla Müslüman bir kimse, ilâh olarak Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasını kabûl etmez. O’nun ulûhiyyetine kalbinden sevgi ile bağlanarak boyun eğer. O’nu yüceltir ve O’na tâzim eder. Sadece Allâh’u Teâlâ’ya ibâdet eder. O’nun dışında ilâh kabûl edinilenleri reddeder. Allâh’ın indirdiği kanunları benimser ve onları uygular. Onlarla yönetir ve hükmeder. Ancak onlara muhâkeme olur. Sadece O’nun için kurban keser ve adak adar. Duâ ettiğinde O’ndan başkasından istemez, yardıma çağırmaz ve O’ndan başka şeylere sığınmaz. İşlerinin sonucunu O’na havale eder ve tevekkül edilecek başka bir zât edinmez. İbâdetin tümünü, hayatı ve ölümü ve her ikisi arasındaki amelleri âlemlerin tek rabbi ve gerçek ilâhı olan Allâh’a âit kılar.     

4. Mülk ve Hâkimiyet Allâh’u Teâlâ’nındır: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, mülkün ve hâkimiyetin tek gerçek sâhibidir. Mülk; yaratılmış her ne varsa O’nundur. Çünkü yaratan O’ndan başkası değildir. Hâkimiyet; kevnî, uhrevî ve şer’î hükmetme yetkisi O’nundur. Çünkü gerçek Hakîm, O’ndan başkası değildir. O, mülkünde ve hâkimiyetinde eşsiz ve ortaksız olandır. Mülkünde ve hükmünde kendisiyle çekişecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Var etmek ve yok etmek, can vermek ve almak, yaratmak ve rızık vermek, azîz kılmak ve zelîl etmek, hidâyet etmek ve dalâlette bırakmak, zengin kılmak ve fakir düşürmek, bereket vermek ve engellemek, sağlık vermek ve hastalandırmak, emretmek ve nehyetmek, izin vermek ve yasaklamak, kâinatı düzenlemek ve hayatı idâme ettirmek, insânlara ve cinlere kanunlar ve nizamlar belirlemek, mükâfatlandırmak ve cezâlandırmak gibi gerçekleştirdiği tasarruflar konusunda tektir. Hiçbir kimse veya hiçbir kurum ya da kuruluş, bu ve benzeri tasarruflarında O’nunla çekişemez. O’nun zelîl ettiğini azîz kılamaz, yok ettiğini var edemez, koruduğuna zarar veremez, terk ettiğini koruyamaz, emrettiğini yasaklayamaz, yasakladığını ise emredemez. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:   

“Mülk elinde bulunan (Allâh) ne yücedir. O, her şeye güç yetirendir.” (Mülk: 67/1)

“İyi bilin ki! Yaratmak da, emretmek de O’na âittir. Âlemlerin Rabbi olan Allâh ne yücedir.” (Arâf: 7/54)

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a âittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir.” (Yûsuf: 12/40)

Bu itibarla Müslüman bir kimse, mülkün ve hâkimiyetin sâhibi olarak Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasını kabûl etmez. Nefsinin ve her şeyin O’nun mülkü olduğunu ve O’nun hâkimiyeti altında olduğunu bilir. Efendisi olan Rabbinin emirlerini yerine getirir ve yasaklarından kaçınır. O’nun hâkimiyetini ve egemenliğini tanır. Hayatını O’nun koyduğu kurallara ve nizâma göre belirler. O’ndan başka sâhib ve hakîm aramaz. O’na teslim olur ve rızâsına ulaşmak için hoşnut olacağı işleri gerçekleştirir.       

5. İbâdetlerin Tekli Sayılarda Bitirilmesi Müstehâbtır:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, nâs ile çift sayılı olarak tayin edilmeyen ibâdetlerin sözlü olsun fiili olsun tekli sayılarda bitirilmesinden hoşnut olur. Şerîatta yer alan çok sayıdaki amel ve zikir incelendiğinde görüleceği üzere tek sayılı olarak; özellikle bir, üç ve yedi ile bitmektedir. Çünkü Allâh Subhânehu ve Teâlâ, tektir ve tek olanı sever.  Alî radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ey Kur’ân ehli, vitir namazı kılın. Çünkü Allâh Vitr’dir (tektir.) Vitri (tek olanı) sever.” [Ebû Dâvud (1416); Tirmizî (453)…]

6. el-Ehad  İsmi Allâh’tan Başkası İçin Kullanılmaz:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın Rab ismi gibi zâtına özel bazı isimleri vardır. Bu isimleri O’ndan başkasına vermek câiz değildir. el-Ehad ismi de bu isimlerdendir. ez-Züccâc -Allâh ona rahmet etsin- şöyle demiştir: “Ehad, sözlükte vâhid/bir anlamındadır. el-Vâhidu’l-Ehad, Rahmân ve Rahîm sıfatları gibi genellikle birlikte kullanılır. Rahmân sıfatı yalnız Allâh’a mahsûs olduğu gibi, Ehad sıfatı da yalnız Allâh’a mahsûstur. Bu yüzden bir başkası için kullanılması câiz değildir. Ehad, yalnız Allâh’a özel bir sıfat olması nedeniyle belirlilik takısı olan ‘el’ onda kullanılmamış ‘el-Ehad’ yerine ‘Ehad’ şeklinde kullanılmıştır.” (el-Câmiu li Esmâillâhi’l-Husnâ: 297.)

Kurtubî ise -Allâh ona rahmet etsin- “el-Vâhid” isminin de hakîkat mânâsıyla Allâh’tan başkası için kullanmanın câiz olmadığını ancak mecâz olarak kullanılabileceğini ifâde etmiştir. (Kurtubî, el-Esnâ: 133.) 

Minhâc Dergisi 3. Sayı | Ekim 2022 | Kaan Sâlih